TARİH YAZICILIĞI ÜZERİNE (4)

Türkiye’de üç tür tarih yazıcılığından, tarihçilikten söz etmek mümkündür. “Birincisi, mesleğinde kısa sürede yükselebilmenin yolunun egemen ideolojik paradigma üzerinden yazıp çizmek olduğunu keşfediyor. Genellikle insanlar böyle yapıyorlar. Bu gruptakiler çok popüler hale getirilip akil adam seviyesine çıkarılır. Bir nevi koruma zırhı ile donatılırlar. Söylemleri ve eylemleri topluma kabul ettirilip, toplumsal bilincin oluşumuna önemli bir katkı sağlarlar. Bunlar için çağdaş düşünce, bilimsel yöntem çok anlamlı değildir. İkinci grup, gerçeği biliyor ama kamuoyu önünde bunu asla afişe etmiyor. İdeolojik paradigmanın dışına çıkmanın getireceği sakıncayı biliyor. Başkası gerçeği söylediğinde bıyık altından gülüyor. Özel sohbetlerde ise çok ileride şeyler söylüyor. Üçüncüler ise en küçük tarihçi grup, hem okuyor hem de yazıyor. Ama onların söylediklerini kaç kişi okuyor ve dinliyor.” Türkiye’de en popüler olan tarih yazıcılığı; riskten uzak egemen dilin kullanıldığı, resmi söylemleri yücelten,---hatta kutsallaştıran---dokunulmaz kılan, sorgulamadan uzak, gerçeklikten kopuk sığ, bilimsel yöntemi uygulamaktan kaçınan, klasik bir orta öğretim düzeyindedir. Ebedi, sonsuzluk masalıyla, güçlü, dokunulmaz, kutsal devlet anlayışının sorgulanmadığı veya riskli alan olarak görüldüğü, statükocu klasik resmi anlayışın doğru olarak sunulduğu, çağdaşlıktan uzak bir yazımın bilimsellikle bir ilgisi yoktur.

Tarihi her doğru okuyuş ve kavrayış karşılaştığımız sorunların çözümünde bize önemli ipuçlarıyla birlikte doğru yöntemi ve uygarlığa katkımızı sunar. Tarih statik olmayıp sürekli değişir. Onun merkezinde insan, toplum olduğu gerçeğini unutmadan düşünmeli ve karanlığın nedenlerine ulaşıp aydınlığın izini bulalım. İnsan sürekli değişen, değişmek zorunda olan bir varlıktır. Sürekli bir uyumluluktan bahseden insan yaratıcılıktan, gelişimden ve değişimden uzaktır. İnsan çelişik bir varlıktır. Önce yeniliğe, değişime direnç gösterir, karşı çıkar. Sonra benimser. Ardından karşı çıktıklarının militan savunucusu olur. Bu onun çıkarcı ve çelişik yapısının karakteristik özelliğidir. Bu durum yöneticiden aşağı katmanlara doğru çıkarına göre doz değişikliğine uğrayarak uygulanır.

Sürekli arayışlar içerisinde yaratıcı olan insan uygarlığın gelişimine katkıda bulunur. Doğu insanında bu özellik sınırlıdır ve çok yetersizdir. İnançların değişmezliği üzerine inşa edilen bir toplumsal yapının uygar olması beklenmesin. Çünkü insanın özünü oluşturan düşünceye; kısıtlama, engelleme ve yasaklama karşımıza çıkar. Öze ulaşmak düşüncedeki güçle, özgürlükle ve ifadeyle mümkündür. Öz yani insanın kendisi yoksa objektif tarihte yoktur.

Anadolu’nun geçmişini yok sayarak ailelerin soy kütüğüne indirgenen bir tarih yazıcılığının sorunlu olmasının ötesinde sınırlı, kısıtlı, yetersiz bilgiler içermesinden dolayı çözümlemeleri de gerçeğe ulaştırmaz. Kurucularının isimleriyle anılan, yerleşen, varlıklarını sürükledikleri toplulukların ve hüküm ettikleri yerleşiklerin kan ve gözyaşına borçlu olan bu devletlerin Anadolu da kalıcı bir uygarlık yaratmaları mümkün değildi. Hepsi aile adlarına dayanan bu beylik ve devletlerin Anadolu da sürekli bir çatışma, korku haliyle topluluklarda güven duygusunu ve kalıcı eserler oluşturma isteğini köreltmesi de olağandır. Ayrıca toplulukların kişiliklerinin ve varlıklarının yağmaya, talana dayalı fetih hareketleriyle ilişkilendirilmesi de düşüncenin üretimine katkıyı sınırlaması da doğaldır. Şu gerçeği kavramadan olumlu düşüncelere ve sonuçlarına ulaşmak mümkün değildir; hangi dönem ve hangi topluluk tarafından yapılmış olursa olsun özünde yağma ve talan olan fetih hareketi yıkıcıdır. İster ilkel, ister modern savaş araçlarıyla yapılmış olsun yıkım kaçınılmazdır. Bu beraberinde öfke ve nefret dışında bir miras bırakmaz.

Amacımın tarihi yeniden yazmak olmadığını baştan söylemiştim. Her fetih hareketi talan, yağma ve yıkım olup özü itibarıyla barbarlıktır. Bu barbarlık ister ilkel, ister modern araçlarla ve amaçlarla yapılmış olsun özü değiştirmez. Yüceltilen, dokunulmaz kılınan bu tarih anlayışı psikolojik olarak aşağılık duygusudur. Tarihi kendimizle başlatıp, sürdürmek ve diğer toplulukları yok saymak sorunlu bir ruh hali olup, sorunlu bir tarih anlayışıdır. İnsanlığın bin yıllara uzanan serüvenin merkezine kendimizi koyarak kötülüklerinden arındırılmış saf bir topluluk ve tarih yazmak uygar olmayıp, ilkellikte takılı kalmaktır.

Uygarlık, tarihi bir geçmişi olanların yarattıklarıdır. Tarihi olmayanların veya tarihini doğru okumayanların uygarlığa bir katkısı yoktur. Masallara ve söylencelere dayalı bir geçmişin uygarlıkla ilgisi yoktur. Masal uygarlığın ürünü olmakla birlikte “uygarlık masal değil gerçektir.” Batı uygarlığı iki temel direği olan Roma hukuku ve Atina demokrasisi de Hıristiyanlık öncesi döneme aittir.” Bundandır uygarlıkla dinler arasında doğrudan hiçbir ilişki yoktur.