Suçlanmak ne kötü şey!

Koronovirüs korkusuyla yaşayan, yaşı 70’e gelmiş birisi olarak Kırşehir’in cadde ve sokaklarına çıkarken endişe ile çıkıyorum. Aslında bu virüs süresince evde kalmamız gerekiyor ama malum yaşımız dolayısıyla sağlık problemleri yaşıyoruz. Başkalarını bilmem ama ben sabahın alacakaranlığında 6-7 gibi evden çıkıyor, cadde ve sokaklar yerine sessiz ve sakin olan yerlerde yürüyüşümü yaparak evin yolunu tutuyor, bir daha mecbur olmadıkça sokağa çıkmıyorum.
Bu korona denen virüs hepimizin yaşantısını allak bullak etti. Tabi gönül ister ki herkes alınan kararlara uysun, biran önce şu aşı gelse de hepimiz bu dertten kurtulsak.
Kırşehir’de bahar mevsimi idi. Boğanak halinde yağan yağmurun altında yamçısı ıslanan adam, yürümekte zorluk çekiyordu. Otlattığı kuzu ve oğlaklar saklanacak yer arıyorlardı.
Birer birer kucağına alarak onları karşıya geçiren adam, yağarnındaki yamçıyı çamurlara beledi.
Emsallerinden biraz erken doğan oğlaklardan birisi, sayların üzerinden atlayarak, kayalıkların bulunduğu yere çıkmıştı. Orada bulunan çalılıklara dalarak bir şeyler arıyordu.
Sadece gömlekle kalan adam, hayvanı ürkütmeden arka tarafından dolanarak yakalamaya çalıştı. Hayvan kafasını uzatıyor, bir türlü istediği yiyeceği alamıyordu. Adam taaccüp etti. Bu kadar riski göze alan ve korkmayan hayvanın yemek istediği ne idi acaba?
Diğer kuzular ve oğlaklar yağmur altında başlarını birbirlerinin karınlarının altına sokmuşlar, yağmurdan korunmaya çalışıyorlardı. Adam elindeki iğde ağacından yapılmış çok uzun değneği uzatarak hayvanı düşüncesinden caydırmak istedi. Oğlak o yiyeceği almakta kararlı idi.
Bir an öfke krizine tutulan adam, göz kızgınlığı ile hareketlerini kontrol edemeyerek, hayvanın bulunduğu kayalığın üzerine atladı. Zaten altı boşalmış olan kaya ile birlikte, adam ve oğlak dereye yuvarlandılar. Yağan yağmurun tesiri ile iyice çamurlaşan toprak, adamı ve hayvanı dizlerine kadar içine almıştı. Karnına kadar çamura saplanan oğlak yekiniyor, yekiniyor bir türlü çıkamıyordu. Adam kendisini zorlayarak girdiği çamurun içerisinden çıktı. Yaba büyüklüğündeki elleri ile hayvanı kucakladı. Hayvan kurtulduğuna sevinmiyor, hâlâ alamadığı yiyeceğe bakarak meliyordu.
Kucağında oğlakla birlikte dereden çıkan adam, çok meraklandığı çalılıkların yanına vardı. Hayvanın yemesini istediği ve canına mal olacak meyveye baktı. Ağaç üzerinde sadece bir adet payam vardı. Ağacın tepe noktasındaki payama ulaşmasına imkân olmayan hayvana bakarak, "Bre hayvan attığın taşa, tuttuğun kuşa bak" diyerek, yarı anlaşılmaz sözlerle homurdanıyordu. Uzun değneği ile ağaç üzerindeki tek payamı indirerek kendi elleri ile hayvana yedirdi. Hayvan ağız ekşitiyordu. Nereden bilirdi o meyvenin çok acı olduğunu? Daha önce badem ağaçlarına tırmanarak yediği meyvelerden birisi sanmıştı.
Sürekli somurtkan bir yüzü olan adam, ilk defa gülümsedi. Çok sevdiği oğlağı kurtarmış, evinden tam getirdiği hayvanlarla birlikte dönecekti.
Yağmur hâlâ devam ediyordu. Derelerden seller akmaya başlamıştı. Hayvanları birer birer sırtına alarak suların içerisinden karşı tarafa geçirdi. Ancak yağmurdan cıllığı çıkmıştı. Gözünün altından karşı tarafı seyrediyordu. Çamurlara belenen yamçısı, orada kaldı. Kuzu ve oğlakları kurtardığına sevinerek yamçıyı bırakıp evine doğru yola koyuldu.
Evlerine gelirken, göbelez zağar havlayarak karşıladı. Başka kimse çıkmıyordu. Hayvanları birer birer elleri ile koyunluk denilen yere kapadı. Hâlâ evden çıkan yoktu, içeride hır-gür sesleri geliyordu.
Evdeki horantayı korkutmak amacıyla bir çatırtı ile içeri girdi. Evde gudubet bir kadın, gabavet bir anne, evlenme çağını çoktan geçmiş duvak düşkünü bir kız; hoppa, delişmen bir oğlan vardı. Her gün evlerinde ağız dalaşı ve geçimsizlik kavgaları eksik olmazdı.
Adamın göz belertmesine ve çatırtısına kulak asan olmadı. Çünkü zaman zaman bu türlü gürültüleri duyarlar, adam saman alevi gibi birden inerdi.
Ahır sekisinde yatan adam hiçbir zaman eve yiyecek almazdı. Kadın bazı zamanlarda eşinden arakladığı paralarla çarşı-pazar dolaşır, eve ne alabilirse onunla geçimlerini sağlarlardı. Evde un uçup, kepek kaçıyordu.
Adam ne kadar gürültü ettiyse de hiç düzenlerini bozmadılar. Kurdukları meydan sinisinin üzerinde yemek yiyorlardı. Ağaç sininin üzerinde yarma ve yoğurtla karıştırılmış soğuk katma aşı vardı. Yeteri kadar kaşıkları olmadığından, karşılıklı kaşık değiştiriyorlardı. Komşularının verdiği balbalı pekmezi de yenmez mi canım? Adam ne kadar çatırtı ederse etsin, ellerine geçirdikleri bu fırsatı değerlendirdiler. Bütün duyumlarını yitirinceye kadar yediler… Yediler…
Gözlerinin önü açıldı. Delişmen oğlan fertiği çekerek, başka bir odaya sıvıştı. Adam belki de kuzularını otlaması için gönderebilirdi. Kız gerdan kırarak, sofrayı ortada bırakıp, gelinlik çeyizinin tamamlanması için sedirin üzerine oturdu. Eline el işini alarak, gözünün altından sofraya bırakıyordu. Annesi gabavet kadın dırlanarak, yediği yemekten hoşnut olmadığını belirterek eğri bakıyordu.
Gudubet kadın adamın acıktığını veya susadığını hiç sormayarak büyük bir hışımla sofrayı kaçırırcasına kucaklayıp kiler damına götürdü. Kimse sormuyordu. Halbuki bu evin bütün geçimi adamın üzerinde idi.
Havanın yağışından sonra ılgıt ılgıt esen yel, kırık camdan içeri giriyordu. Gömleği sırtına yapışan adam zıngır zıngır titremeye başladı. Yiyeceği unutmuştu. Kimse üzerine bir yedek elbise vermiyordu. Zaten yeteri kadar yedek elbisesi de yoktu.
Daha önceleri ağız dalaşı sebebiyle kırgın oldukları büyük kardeşi kapıya gelerek avazının çıktığı kadar bağırıyor, bizim kuzu ve oğlakları neden götürmedin, diyerek ağız dolusu konuşuyordu. Bütün söylenenlere ve yapılanlara karşı boyun kesti. Çünkü arkasında güç yoktu. Evindeki insanlar kendisine düşman olmuşlardı. Geliri vardı da, onların sıkıntılı mı yaşamasını istiyordu? Delişmen oğlanın boynu pek kalınlaşmış, oturduğu yerde parmak işareti yaparak diş gıcırdatıyor, ara sırada göz belertiyordu. Hiç çalışmadığı halde istediği ne idi? Adam düzensiz düşüncelere daldı. Belli ki iyi şeyler düşünmüyordu.
Evlerinde iki paralık değeri kalmadığını anladı. Bu utanması olmayan, yüzsüz insanların yanından kaçarak, kurtulmak istedi. Evde herkes başkasının emeği olan servete konmak istiyordu. Bu ipi çürük kişilere daha fazla güvenip, kepaze olarak gülünç durumlara düşmek istemiyordu.
Düşüncesinin arasında “keşke evlenmeseydim. Ocağım kör kalsaydı” diye fikir yoruyordu.
Daha fazla düşünceden olsa gerek, birden hey heyleri tutarak sinir buhranı geçirmeye başladı. İçi daraldı. Sinirleri oynadı. Kendine gelmesi için sırt üstü yere uzandı. İman tahtası sürekli inip inip kalkıyordu. Neden ailesinin içerisinde sevilmeyen, hor görülen herifçioğlu durumuna düşmüştü, bilemiyordu.
Evdeki insanlar birbiri ile kör dövüşü yaparken, sadece üzerinde kirli bir gömlek ve yamalı pantolonla yollara düştü. Arkasına bakmadan gidiyordu. Ailesini yüz üstü bırakmıştı.
Belki arkamdan yetişirler diye vehimlenerek, sebepsiz korkulara kapılıyordu. İpini sürüyüp gezen oğluna, bir ders vermek istiyordu. Bunca yıl hizmetini ettiği oğlu parmak işareti ile göz belertmiş, adama nerede ise ecel donu giydirmişti.
Saatlerce amaçsız bir şekilde yürüdü. Şehre yaklaşmıştı. Hemen şehrin girişinde ırgatların iş bulmak için toplandığı yere vardı. Herkes gibi oda bekliyordu.
İşçi aramaya gelen, oldukça uzun boylu, kalın enseli bir adam yürürken tek tek basıyordu. Ağzında yaprak sigara, avurtlarını şişirerek konuşuyor, önüne geldiği işçileri aşağısıyordu. Onları iş yapamaz, güçsüz görüyordu. Her işçinin yanından geçti. Arkasından iki çanak yalayıcı sürekli takla atarak, adam ne derse kavuk sallayarak, uygundur diyorlardı.
Gerile gerile yürüyen adam, iş aramaya gelen adamın önüne geldiği zaman durakladı. Adamla göz göze geldiler. İş verecek adam, düşmeyecek derecede sarhoş bir vaziyette idi. Tam çakırkeyif olmuştu.
Sen benimle gel, diyerek adamı yanına çağırdı. Yanındaki adamlar bir şey bilmediği halde ukala dümbeleği gibi akıllılık taslıyorlardı. Her iki adamda işverene karşı boyun kestiler.
Tam çalışacak adamı buldun ağam, diyerek el ufalıyorlardı. Bu fiili bozuk insanlar gittiği yerde zorluk çıkarabilirlerdi. Ne olur, ne olmaz diyerek ihtiyati tedbir aldı. Adamla birlikte evlerine gittiler. Heybetinden çekindiği adama hürmette kusur etmiyordu. Acaba evde ne kadar tesirli diyerek sürekli düşünüyordu.
İşveren yanında bulunan adamlar ve işçi olarak giden adam birlikte avluya girdiler. Avlunun içerisi adamla dolu idi. Kötülük yapmak için bir araya gelmiş insan topluluğu orada idi. İçine kurt düştü. Burada barınmanın ne kadar zor olacağını düşünüyordu.
Etek dolusu parası olduğu belli olan adamın evinde, hiçbir işe yaramayan kuru kalabalık vardı. Çalışmaya gelen adamın bütün düşünceleri fos çıkmıştı.
Adamın evinde harıltılı ve gürültülü it dirliği gibi bir geçim vardı. Kimse kimseyi dinlemiyordu. Çocukları göz patlatarak, etrafına korku salıyor, babalarını hiç dinlemiyorlardı. Evde kimse çalışmıyor, sadece babalarının daha önceden tasarruf ettiği paraları cebellezi ederek günlerini gün ediyorlardı.
İşverenin ucu bucağı belli olmayan suluda arazisi vardı. Adam burada yoncaları biçecek, kışa hazırlık yapacaktı. Eline çok keskinleştirilmiş bir tırpan aldı. Kendisini araziye bıraktı. Aile bireylerinden ve akrabalarından kimsecikler yoktu orada. Geriye bakmak istemiyordu. Nasıl olsa karnını doyuracak bir iş bulmuştu.
Daha önceden getirdiği işçiler hesapta içe oynuyorlar, bir günde biçilecek yeri beş günde biçiyorlardı. İyi görünen, aslında kötü düşünceli bu insanlar, gün geçtikçe adamın bütçesinin zayıflamasına yol açıyorlardı.
Evine getirdiği bütün yiyecekleri serserilik yapan haylaz çocukları yiyor, adama hiç koklatmıyorlardı. Daha önce işçi olarak getirdiği taklacılar, düzensiz düşüncelerle vakit geçirmişler, hiçbir iş yapmamışlardı.
İşveren, adamı çok sevmeye başladı. Adam oraya gelmekle terlemeden yiyenlerin tekerine çomak sokmuştu. Yüz karası bu adamlar, çalışan adamın yanına gelerek zehir zemberek konuşup, çalıştığı yerden kaçırtmak istiyorlardı.
İşveren artık çalışmayan çocuklarını da sevmiyordu. Herkesin içerisinde kepaze olacağını bilerek sesini de çıkaramıyordu.
Birkaç davranışları dengesiz adam, gece adamın odasına girerek işverenin en kıymetli eşyalarından bazılarını bıraktılar. Bu eşyalar adamın yanından hiçbir zaman ayırmadığı malzemelerdi. İşveren kalktığında malzemelerin yerinde yeller esiyordu.
Herkesin aranmasını istedi. Her gün erken saatlerde kalkan işçi, nasıl oldu ise o gün gecikmiş, henüz daha kalkamamıştı. Adam yanındaki çanak yalayıcı insanlarla içeri girdi. Adamlar, aha burada, diyerek malzemeleri tek tek adama gösterdiler. Zavallı işçi buram buram terliyordu. Hık mık etti. Söyleyecek bir şey yoktu. Bu ayağında donu olmayacak kadar düşkün olan adam nereden gelmişti? Kimdi? Kaşarlanmış olan adamlar, adamı tongaya bastırmışlardı. Hiçbir günahı olmayan adam; acımasız, merhametsiz, gaddar adamların dolabına uğramıştı. Hırsızlık damgası yiyerek şimdiye kadar alacaklarının tamamına el konmuştu. Çok acı çekerek içi yandı. Ciğerleri kebap oldu. Geçirilmiş bir sevgi olayının kahramanı olan köyündeki eşine, bir mektup yazarak affetmesini diledi. Hırsızlıkla suçlanmak gururuna dokundu. Üzerindeki elbiselerle birlikte toplanmış olan su birikintilerinin içerisine kendisini bıraktı. Bir yığın soru bırakarak bu dünyadan gitti.

YORUM EKLE