Şu saltanatı bana versen!

            Ekim ayının ortaları olmasına rağmen havalar çok soğuk gidiyordu. On gündür aralıksız yağan yağmurlar toprağı suya doyurmuş sabaha karşı havanın sertleşmesiyle eksinin altına düşen sıcaklıklardan dolayı ister istemez don olaylarıyla karşılaşılıyordu. 
            Yaz mevsiminin rehavetini üzerinden atamayan insanlar doğanın bu acımasızlığını kabul etmek istemiyorlar havaların bir an önce ısınmasını bekliyorlardı.
            Köylük yerde yaşayanlar harmandan kalktıktan sonra kış hazırlıklarına başlarlardı. Ununu değirmende öğüten köylüler imece usulü kışlık ekmeklerini tandırlarda ederler, bulgurunu yarmasını hazırlarlar, mantı erişte keserler, pekmez ve salça kaynatırlar, turşu kurarlar, kışın sobada yakacak kermeleri de hayvan pisliğinden eleksiz kalburlarda kalıplanıp yuvarlaştırılarak güneşe serilir, kurumaları için “pastırma sıcaklarından” istifade etmeyi fırsat bilirlerdi.
            Şehir yerde yaşayan kimseler genelde maaşla geçinen kesim olduklarından bütçelerine göre hareket ederlerdi. Yiyecek kısmı bakkallarda her zaman bulunduğu için sorun olmadığından onları stoklamaya gerek olmazdı. İnsanların tek derdi yakacağı odun ve kömürdü. Onları evine atan kimseler en mutludan sayılanlardı.
            Daha Ekim ayı çıkmadan radyosunda haberleri dinleyenler yurdumuzun doğudan gelen soğuk hava dalgasının etkisine girdiğini, bu yıl kış mevsiminin erken bastırdığını, kar ve tipiden Doğu Anadolu’da bilmem kaç köy yolunun ulaşıma kapandığından, soğukların iç kesimlere doğru hareket ettiğinden gerekli tedbirlerin alınmasından bahsettiğini duyuyorlardı.
            Topal Duran’ın oğlu Abdullah köy okulunun en zeki öğrencilerinden birisi idi. Babası fakir bir çiftçi olmasına rağmen ileri görüşlü olanlarındandı. Köyde çiftçilikle karın doyurulmayacağının farkındaydı. Oğlunun öğretmeni Faik Beyin telkinleriyle zamanın tüm zorluklarına göğüs gererek yarı aç yarı tok Abdullah’ın Kırşehir’de ortaokul ve lisede tahsilini ara vermeden tamamlamasını sağladı.
            Azmin elinden ne kurtulur ki. Yüksek tahsilini makine mühendisi olarak tamamlayan Abdullah köyüne döndüğünde yeni yetişen gençlere parmakla gösterilen örneklerdendi.  
            Yurdun çeşitli bölgelerinde görev yapmış aradan geçen yıllar içerisinde evlenip çoluk çocuğa karışmış kariyerinde ilerleyerek Ankara’nın ilçesi olan Kırıkkale’de Makine Kimya da başmühendis olarak göreve başlamış kendisine tahsis edilen lojmanda tüm imkanlardan ücretsiz olarak faydalanmak suretiyle ikamet ediyordu.
            Kırıkkale’ye geleli aradan bayağı zaman geçmişti. Ana baba hasreti ağır basınca “kar kış bastırmadan gidip hal hatır sorarak hayır dualarını alayım, ihtiyaçları var ise karşılayayım” diyerek yeni almış olduğu otomobille ailesiyle beraber yollardaki ara sıra oluşan buzlanmalara dikkat ederek zahmetli bir yolculuktan sonra baba ocağı köyüne gelir.  
            Köyünde kaldığı üç gün süre içerisinde kapısını çalmadığı hısım akraba koymayarak herkesin gönlünü alır. Köy artık onun bıraktığı köy değildir. Köylü geçim şartlarının zorluğundan zamanla Almanya’ya gitmiş, zamanında insan kaynayan meydanlarda şimdi in cin top oynuyordu. Havada tek tük kar atıştırıyordu, bir an önce yola çıkıp görevinin başına dönmeliydi, yollar maazallah ya kapanırsa. Bu korkuyla ana baba ve yakınlarıyla vedalaşarak köyden ayrıldı. Boztepe köyünden sonra Horoz Gediğine geldiğinde kar bayağı şiddetini artırmış silecekler camı silmekte zorlanıyordu.  Kar ile mücadeleli uzun ve zor bir yolculuktan sonra ancak Kırıkkale’ye ulaşabildi. 
            Kış çok erken bastırmış adeta Kırıkkale ve orada yaşayanlardan hıncını çıkarıyor gibiydi. Mahalle araları kar ve tipiden kapanmış adeta komşu komşuya gidemez, neredeyse birbirinin yüzünü göremez olmuştu. Evdeki ve mahalle aralarında akan sular donmuş, temizlik yapılamaz olmuş rezillik diz boyu olmuştu. Arabası olanlar güç bela ilçe dışında bulunan donmamış çeşmeleri öğrenerek oraya akın ederek su kuyruğuna giriyorlardı.
            Abdullah beyin köyünden olan öğretmen Hacı ve Makine Kimyada çalışan Necati usta hemşeri oldukları kadar ‘aralarından su sızmayan’ yakın iki arkadaştılar. Necati usta bir gün Hacı Beyin yakın olan evine ailesiyle beraber “soğukta üşümeyelim” diyerek kat kat giyinip, karda buzda kaymamaya dikkat ederek misafirliğe giderler. Sağdan soldan konuşup çaylarını höpürdetirlerken Necati usta beraber çalıştıkları Abdullah Beyin köye gittiğinden, çok zor şartlarda döndüğünden bahseder. Uzun zamandır köyüne gidemeyen, ana ve babasından haber alamayan Hacı Bey “Nasıl olsa bir aradasınız, Necati,  Abdullah beyle gün tayin edin de gidip misafiri olalım oralardan haber alalım” der.
            Evden çıktıklarında her yer buz kesiyor tipi adeta göz açtırmıyordu. İşin aksiliği soğuktan Hacı beyin arabası çalışmamıştı. Yaya olarak gitmek zorunda kaldıklarından o kadar da kalın giyinmelerine rağmen dişleri şakırdıyordu Halbuki hava gündüz biraz yumuşamıştı. Şimdi bu neyin nesiydi.  Bir kere söz verilmiş ondan dönmek olmazdı.
            Yarım saat süren meşakkatli bir yürüyüşten sonra çaldıkları kapıyı evin hanımı açtı. Misafirlerin sırtından çıkanları evdeki askılar almıyordu. Hoş beş ten sonra aradan geçen zaman zarfında evdeki kaloriferlerden gelen olağan üstü sıcaklığın etkisiyle bayağı kendilerine gelmişler, bedenleri bu yüzden yumuşamıştı. 
             Misafirlerin erkek olanları sırtlarında ceketle, bayan olanları kazakla otururlarken ev sahipleri kısa kollu giyeceklerle buram buram terliyorlardı. Çaylar içilirken muhabbetin biri bitiyor diğeri başlıyordu. Ortadaki konu köy ve köylüler olduğundan Abdullah beyi dinleyenler duyduklarıyla hasret kaldıklarını gözlerinde canlandırıyor adeta ağızlarının suyu akıyordu.
            Vaktin bu kadar çabuk geçtiğinin kimse farkında değildi. Evin hanımı “bana müsaade, siz laflayın, ben yatsı namazını kılayım” diyerek izin aldı. Bizimkiler kaldıkları yerden muhabbete devam ettiler. Bu zaman zarfında kadın namazını eda ederek odaya girdi. Hacı bey tebessüm ederek
            - Allah kabul etsin yenge!  
            - Teşekkür ederim Hacı Bey kardeşim
            Aradan bir müddet geçtikten sonra Abdullah Bey “çok özür dilerim kazaya kalmasın bana müsaade bende namazımı kılıp geleyim lafa kaldığımız yerden devam ederiz” diyerek misafirlerden müsaade alarak evin başka odasına çekildi. Abdullah Bey olmayınca ortalığı bir sessizlik kaplamıştı. Bir müddet sonra namazını eda ederek odaya girmesiyle Hacı Bey evin hanımında olduğu gibi aynı şekilde gülümseyerek
            -Allah kabul etsin ağabey!
            -Teşekkür ederim hocam.
            Abdullah Bey Hacı Beyin manalı tebessümünden kendince bayağı etkilenmiş, ister istemez “acaba bu adam ne demek istiyor” merakına kapılmıştı. Hacı Beyin namaz kılmadığını duymuştu. Acaba doğrumuydu. Bu varsayım üzerinden giderek belki Hacı Beyin ne demek istediğini öğrenebilirdi. “Hacı kardeş belki sende kılarsın” diye namazlağayı ortadan kaldırmadım.” Hacı Bey çenesi çokluğu kadar hazır cevaplılığı ile de bilinirdi 
-Ağabey şu saltanat bende olsun değil günde beş rekat vallahi kırk rekat namaz 
kılarım” dediğinde orada bulunanlar gülmekten kırılıyordu.
 

YORUM EKLE
YORUMLAR
ABDULLAH KAYA
ABDULLAH KAYA - 3 hafta Önce

Yerel hikayelerin çok güzel Erdoğan bey, ağzına sağlık eski günleri hatırlattın.