SİYA­SET­TE ÜSLUP

​Si­ya­set­te Dilin Şi­ra­ze­si, Ma­ka­mın Ağır­lı­ğı mı, Sokak Ağzı mı?
​Si­ya­se­tin o ağır ha­va­sı­nı da­ğı­ta­cak olan tek şey ne­za­ket­tir. Ancak son za­man­lar­da bu ne­za­ke­tin ye­ri­ni ma­ale­sef kor­kunç bir "üslup eroz­yo­nu­na" bı­rak­tı­ğı­nı üzü­le­rek iz­li­yo­ruz. İsim­ler­den ve par­ti­ler­den ba­ğım­sız ola­rak ko­nuş­mak ge­re­kir­se; bugün artık sa­de­ce "in­sa­na" ve "ma­ka­ma" ya­kı­şan dili dert edin­mek zo­run­da­yız. Çünkü dil kir­le­nin­ce, top­lu­mun hu­zu­ru da göl­ge­le­ni­yor. Bana göre üslup, in­sa­nın ki­şi­li­ği­nin ay­na­sı­dır; ağız­dan çıkan her ağır söz, as­lın­da sa­hi­bi­nin iç dün­ya­sın­da­ki yor­gun­lu­ğu ve ta­ham­mül­süz­lü­ğü yan­sı­tır.
​Hangi si­ya­si ka­nat­tan olur­sa olsun, elin­de güç tutan bi­ri­nin ken­di­si­ne yö­nel­ti­len en küçük eleş­ti­ri­de hemen sa­vun­ma­ya geçip; mu­ha­tap­la­rı­nı "trol" ya da "bozuk tohum" gibi ze­hir­li sı­fat­lar­la yaf­ta­la­ma­sı, as­lın­da de­mok­ra­tik kül­tü­rü­mü­zün ne kadar ağır bir darbe al­dı­ğı­nı gös­te­ri­yor. Eleş­ti­ri­ye karşı ar­gü­man üre­te­me­yin­ce karşı ta­ra­fı düş­man­laş­tır­mak, ma­ale­sef mo­dern si­ya­se­tin en kolay ama en teh­li­ke­li kaçış yolu ha­li­ne geldi.
​Hele ki o resmi makam oda­la­rın­da, ar­ka­da şanlı bay­ra­ğı­mız du­rur­ken kul­la­nı­lan "onun bunun ku­ca­ğı­na otur­mak" gibi ta­bir­ler nedir Allah aş­kı­na? Bu sa­de­ce sert bir si­ya­si po­le­mik değil; dü­pe­düz bel altı, eril ve cin­si­yet­çi bir yak­la­şım­dır. Bi­ri­nin si­ya­si du­ru­şu­na ka­tıl­ma­ya­bi­lir­si­niz, dü­rüst­lü­ğü­nü sor­gu­la­ya­bi­lir­si­niz ama bunu ya­par­ken kah­ve­ha­ne ağ­zı­na sı­ğı­nıp in­san­la­rın şe­re­fi­ni ve onu­ru­nu hedef almak, as­lın­da fi­kir­le­rin bit­ti­ği yer­de­ki o büyük ac­zi­ye­ti gös­te­rir. Res­men sokak ağzı, o ma­ka­mın cid­di­ye­ti­ni yut­muş du­rum­da. Kır­şe­hir gibi kadim bir kül­tü­rün, boz­la­ğın ve ne­za­ke­tin har­man­lan­dı­ğı bir şe­hir­de, böy­le­si hır­çın bir dilin yan­kı­lan­ma­sı in­sa­nı daha da de­rin­den üzü­yor.
​Üs­te­lik bu üslup so­ru­nu sa­de­ce ek­ran­lar­la veya kür­sü­ler­le de sı­nır­lı kal­mı­yor. Sos­yal medya he­sap­la­rın­da ya­pı­lan ya­pı­cı eleş­ti­ri­le­rin, sayfa yö­ne­ti­ci­le­ri eliy­le birer birer sil­di­ril­di­ği­ni, ay­kı­rı ses­le­rin anın­da sus­tu­rul­du­ğu­nu gö­rü­yo­ruz. Peki, biz ken­di­mi­zi nasıl ifade ede­ce­ğiz? Eleş­ti­ri hak­kı­nın ta­nın­ma­dı­ğı, her fark­lı sesin "düş­man" ilan edil­di­ği bir or­tam­da yerel si­ya­set nasıl nefes ala­cak? An­la­şı­lan o ki, gü­nü­müz si­ya­se­tin­de "mühür kim­dey­se sul­tan o" an­la­yı­şı hakim kı­lın­mak is­te­ni­yor. Gücü eline alan, ken­di­si­ne sor­gu­suz su­al­siz biat edil­me­si­ni bek­li­yor. Sos­yal med­ya­da­ki o "sil" tu­şuy­la sa­de­ce yo­rum­lar değil, hal­kın gü­ve­ni de si­li­ni­yor. Kendi yankı oda­la­rı­nız­da sa­de­ce kendi se­si­ni­zi duy­mak is­te­ye­bi­lir­si­niz; ama unut­ma­yın ki ger­çek­ler, sus­tu­ru­lan o yo­rum­la­rın satır ara­la­rın­da giz­li­dir.
​Üs­tü­ne basa basa söy­lü­yo­rum: Me­se­le asla şu ya da bu parti değil; me­se­le, o ma­kam­la­rın ağır­lı­ğı­nı ko­ru­ya­bil­me me­se­le­si­dir. Söze "şef­faf­lık" di­ye­rek baş­la­yıp, cüm­le­yi ha­ka­ret­le bi­tir­mek; hal­kın tem­sil­ci­si olan bi­ri­ne ne kadar ya­kı­şır? Ma­ka­mın va­ka­rı, kar­şın­da­ki­ni aşa­ğı­la­ya­rak veya par­mak sal­la­ya­rak değil; sa­kin­lik­le, ve­riy­le ve va­kar­la ko­ru­nur. Kendi adıma, eleş­ti­ri­ye ta­ham­mül ede­me­yen bir dilin, şehre bir huzur ge­ti­re­ce­ği­ne inan­mı­yo­rum; çünkü ne­za­ke­tin bit­ti­ği yerde si­ya­set de bit­miş de­mek­tir.
​Şimdi sa­mi­mi­yet­le ken­di­mi­ze sor­ma­mız lazım: Bu hır­çın dil, bu öte­ki­leş­ti­ri­ci üslup ger­çek­ten bizi ile­ri­ye ta­şı­yor mu? Yoksa sa­de­ce ara­da­ki uçu­rum­la­rı mı de­rin­leş­ti­ri­yor? Özel­lik­le Kır­şe­hir gibi her­ke­sin bir­bi­ri­ni ta­nı­dı­ğı, yüz yüze bak­tı­ğı bir yerde, sizce de artık bu "bel altı" si­ya­se­ti bir ke­na­ra bı­ra­kıp, sa­de­ce fi­kir­le­rin ko­nuş­tu­ğu bir dili hak et­mi­yor muyuz? ⁉️