SIRITAN MASKELER

Bir cümle var, son zamanlarda aklıma sık sık geliyor: "İnsan layık olmadığı şeyi üzerinde taşıyamıyor."

Ne kadar sade ama bir o kadar da ağır bir cümle değil mi!?

Aslında hepimizin günlük hayatta şahit olduğu, bazen bizzat içinde boğulduğu o "eğreti durma" halini ne güzel özetlemiş.

​Hayatın içinde bir denge var. Bu denge bozulduğunda, yani "özne" ile "edim" (eylem) arasındaki makas açıldığında, ortaya trajikomik bir manzara çıkıyor.

​Eskiler buna "hazmetmek" derdi. Şimdi ise her şeyi hızlıca tüketip üzerine konmaya çalışıyoruz.

Peki, sonuç ne oluyor?

​Bilgi hazmedilmediğinde: Ortaya bir bilgelik değil, sadece içi boş bir kibir çıkıyor. Kişi bildiğiyle aydınlanmak yerine, bilmeyenleri ezmeye çalışıyor.

​Emek verilmemiş zenginlik: Hak edilmemiş bir refah, sahibini şık göstermek yerine maalesef "görgüsüzlük" dediğimiz o tatsız vitrine sürüklüyor.

​Makam ve Mevki: Kişilik o koltuğu dolduracak kadar büyük değilse, koltuk kişiyi yutuyor. Sonuç; yolunu şaşırmış, pusulası bozuk karakterler...

​İşin en can alıcı noktası ise şu: İnsan ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın, o uyumsuzluk bir yerden mutlaka "dışarı sızıyor." Samimiyetsiz bir ilişkinin içindeki gösteriş merakı, aslında o ilişkinin ne kadar boş olduğunun en büyük kanıtı haline geliyor.

​Kısacası; ruhun giydiği elbise, ruha iki beden büyük gelince potluk yapıyor. Ne yaparsak yapalım, o fazlalık sırıtıyor. Belki de hayattaki en büyük sınavımız, sahip olduklarımıza layık olacak bir iç dünya inşa edebilmek. Çünkü taşıyamadığımız her şey, sonunda bizi aşağı çekiyor.

​Bazen bu durumu en net, en sade haliyle küçük yerlerde görmek mümkün oluyor.

Mesela Kırşehir’de bir kahvede otururken, insanların birbirini nasıl tarttığını fark edersin; sözle değil, hâl ile. Kim gerçekten neyse odur orada. Abartı tutmaz, yapaylık barınmaz. Çünkü insanın özü, kalabalıkta saklanabilir ama sadelikte saklanamaz.

İşte tam da bu yüzden, içi dolmadan büyüyen her şey, en çok sade ortamlarda kendini ele verir.

​Belki de mesele sahip olmak değil, taşımayı öğrenmek. Belki de biraz yavaşlamak, biraz sindirmek, biraz da eksik olduğumuzu kabul etmek gerekiyor. Çünkü insan eksik olduğunu kabul ettikçe tamamlanmaya başlıyor. Aksi halde, sadece üst üste koyuyor; ama derinleşemiyor.

​Ve belki de en önemlisi şu: Kendimize yakışanı değil, kendimize yakışır hâle gelmeyi hedeflemek… Çünkü bazı şeyler elde edilince değil, hak edilince anlam kazanıyor.

​Yüzümüzdeki maskelerden ziyade, özümüzdeki dengeyi bulduğumuz günlerin gelmesi dileğiyle...

​Çünkü insanın en büyük yükü, taşıyamadığı şeylerdir aslında. Dışarıdan bakıldığında parlak görünen ama içi doldurulmamış her şey, zamanla bir ağırlığa dönüşür. Ve o ağırlık, insanı yavaş yavaş kendi gerçeğine doğru çeker. Kaçtıkça yorulursun, sakladıkça daha çok görünür hâle gelir.

​Bazen bir cümlede, bazen bir bakışta, bazen de küçük bir davranışta ortaya çıkar bu uyumsuzluk. İnsan en çok da kendine yabancılaştığında ele verir kendini. Çünkü insan başkalarını kandırabilir belki ama içindeki o sesi susturamaz.

​Belki de bu yüzden, en sağlam duruş en sade olandır. Gösterişsiz ama dolu, sessiz ama derin… İnsanın özüyle eylemi birbirine yaklaştıkça, hayat da sadeleşiyor sanki. Fazlalıklar azalıyor, maskeler düşüyor, geriye sadece hakikat kalıyor.

​Ve insan, ancak o zaman gerçekten hafifliyor.