1965 ve 1970’li yıllarda Kırşehir ve köylerinde özellikle elma olmak üzere meyve fidanlıkları yapmak çok revaçtaydı. Aynı dönemde bugün Çuğun'daki yarı açık cezaevinin olduğu tesislerde geniş, düz ve verimli arazi kavak fidanı yetiştirme ve Türkiye'nin her tarafına dağıtım ve pazarlama yapılan işletme idi. Kavak fidanı sulama imkanı olan yerlerde yapılan sekiz on yıla kadar yetiştirme ve kesime uygun hale gelmesinin beklendiği tarımsal endüstri kaynağı yetiştiricilikti. Hatta yeni doğan erkek çocuklarının mürüvvetine hazırlık amaçlı uzun dönemli bir yatırım olarakta bilinirdi. Elma ve meyve fidanlıkları ise hem sağlıklı beslenme önerileri doğrultusunda çiftçilerin yönlendirildiği meyve yetiştiriciliği olarak teşvik edilirdi. Hatta "elma giren eve dert girmez veya doktor girmez" gibi özdeyişlerle okullarda bilinçlendirme ve yönlendirme yapılırdı. Bunda bir sebepte Almanya'da çalışan işçi ortaklıklı meyve suyu fabrikalarının da meyve yetiştirmeye yönlendirmesi etkili olmaktaydı. Bu minvalde Türktur mantar ve konservecilik sanayii şirketi, önce meyve suyu fabrikası olarak kurulma aşamasında iken kireç imalatına yönelen Meytaş a. ş. 'nin "mey" kısaltması "meyve suyu" nu ifade ederken aynı dönemde Kayseri'de kurulan bugün hala faaliyet gösteren "Meysu" ile aynı pazara hitap etmesi ve yeterli meyvecilik olmaması nedeniyle kireç imalatına dönüşümü çocukluk yıllarımın işin içerisindekilerinden duyumlarımla sabittir.
Hal böyle olunca şehir merkezinde kılıçözü çayı (şimdi dere haline gelip dere diyorlar), ökse suyu güzergahındaki dere yatağının etrafındaki kındam, değirmendere, selgah, şalgösteren deresi boyunca etraftaki tarım alanları, köylerin dere ve sulak alanları kavak ve meyve fidanlıklarının kurulduğu bahçeler ve de kavaklıklardı.
Bunlardan Sıdıklı küçükboğaz, Sıdıklı Orta oba, Sıdıklı Karşı oba ve Sıdıklı Büyükoba'nın Öz diye adlandırılan, içinde avlanacak kadar bol tatlı su balıkları dahi olan neredeyse kılıçözü çayına yakın debide su akan deresinin etrafındaki düz, verimli, alüvyondan zengin arazilerinde de çokca kavaklık, meyve fidanlıkları, bağlar bulunmaktaydı. İnsanlar baharın ilk alametlerini görür görmez arı gibi özdeki bağ, bahçe, meyve fidanlıkları, kavaklıklarda çalışmaya başlardı. Yeni körpe, taze meyve ve kavak fidanları sürülüp hazırlanan tavlanmış toprağa dikilirdi. Gün gün, ay ay, yıl yıl toprağını tutup baharda yeşile boyanan; aralarında beyaz, pembe, kırmızı tonda çiçeklerle ayrı bir renk cümbüşü olan sıdıklının özde, yaz aylarında kavaklardan uçuşan pamukların havadaki dansı ile sanki özü pamuk tarlası gibi beyaza boyardı. Tabii herşey böyle güllük gülistanlık olmaz bazan çekememezlikler, fesatlıklar, düşmanlıklar özdeki bu fidanlıklarda gecenin karanlığının çökmesiyle husumetler bir testerenin, baltaların, dülgeri ve kazmanın fidan katliamına sahne olurdu.
Gecenin karanlığındaki bu katliamlar sabahın can veren ışıklarıyla canını kaybetmiş fidanlıklarda; yere serilmiş, ölü fidanların görülmesiyle kavga, dövüş, jandarmaya şikayet ve mahkeme kapılarında son bulurdu. Emeklerin heba olduğu, umutların söndüğü, özün güzelliği fidanlıkların fidan mezarlığına dönerdi. Sonraki yıllarda Kemal Sunal ve Savaş Yurttaş filmi "Davacı" gibi mahkemelere git gel'lerle bazan komik, köylülerin uzun yıllar eğlenmesine sebep olurdu.
Dolayısıyla şehire ulaşımın tek aracı bebe'nin kamyon husumetlilerin yanyana binmek zorunda olduğu tek vasıtaydı. O günde Sıdıklı Orta obadan binen dört kişinin bağırtı, çağırtıları birbirlerine kırmızı pelerin görmüş boğa gibi bakıp burunlarından soluduğu, kamyonda ki yolculara birbirlerini şikayet edip komşu, akraba, hısımlarından yandaş umarak bağırtılarıyla şehire giden yolun engebelerinin yarattığı rahatsızlıktan bile fazla rahatsız edici bir yolculuğa sebep oluyorlardı. Şehire gelen kamyonun Sıdıklı'nın kahvenin karşısında durup yolcularını indirmesiyle ortaobalı dört yolcu bağırtılarla birbirlerini tehdit edip jandarma karakoluna doğru hızla seyirterek yüksek tonda seslerle mahkemede görüşürüz diyerek uzaklaşmalarını Bebe amca ve yolcular gülerek seyrederek olayın sebebini konuşmaya başlarlar. Bir kamyon yolculuğu daha böylece sonlanır.
Kahveye giren emmim ve Bebe amca çaylarından birer yudum ve yaktıkları Yenice sigarasından derin nefes çektikten sonra Bebe amca gidenlerden ikisinin gece özdeki diğer iki kişiye ait elma ve kavak fidanlarını testereyle kesip bahçedeki tüm fidanları telef ettiklerini onun için şikayete gittiklerini anlatır. Bunlar her sene böyle fidanları keser karakol ve mahkeme kapısı beklerler diye gülerek söyler. Bu arada inceden de bir kalaylayıp küfreder.
Herzaman o güzel insanlar gitmez bazan da böyle fidan katilleri o güzel atlara binmeden mahkeme kapılarına giderler.
Herşey cehaletin insan, hayvan, bitki yaşama hakkının henüz bazı insanlarda oluşmadığının tezahürüydü. Bugünden geriye bakınca okullarda, eğitim, farklı yaşam kültürleriyle karşılaşma bu tür olumsuzlukları yok nispetine düşürmesi sevindirici fakat göç verip boşalan, genç nüfusu azalan köyler üzüntü verici. Bu köylerde bugün o hummalı çalışmalar yapacak nüfus kalmamış o güzelim özde su kalmamış bahçeler neredeyse hozan olmuş ne yazık...
Sürç-i lisan ettikse affola.
NOT: Bu yazı hatıralardan bir hikaye olarak yazılmış fakat paylaşılmamıştı. Bugün haberlerde Aydın Koçarlı İlçesi Mersinbelen köyündeki İncir ve zeytin fidanlarının katledilmesi paylaşmam gerektiğini düşündürdü. Okumuşu, bakanı, bakmayanı, okumamışı, reisi Zeytin katliamına onay verir, ormanları yok eder, köylüsü birbirinin ekmek kapısı fidanlıklarını katleder. Şehirlerimizde imar planları ile verimli tarım arazileri, meyvelikler yalan edilir beton fidanlıklarının(!) istilasına zemin hazırlanır. Az gittik uz gittik biir arpa boyu yol gitmedik dedirten örnekleri gördükçe Ülkemiz adına üzülmemek elde değil.