“SAKLI KALAN RAMAZAN YAZILARI 1”

“Oruç tutan nice kimse vardır ki elde ettiği yalnız açlık ve susuzluktur; gecelerini ibadetle geçiren nice kişi vardır ki, ettiği ibadetten kazancı ancak uykusuzluk ve zahmettir. [Hazreti Ali]

Balkonumda, küçücük bir misafirim var; bir serçe minik gagasıyla ekmek ufağı yiyor, sadece kendi yemiyor, bu ramazan günlerinde yavrularına, kardeşlerine de bir lokmacık götürüyor; onun bu davranışı, insana, aydınlık günler için ümit vermesinin yanında ibret almasına vesile olması gerekir; “bakın, ben bir lokma ile doydum, diğer lokmayı paylaşıyorum, peki siz hep biriktiriyor musunuz, siz biriktirirken, diğer insanlar borçlanıyor!” der gibi oluyor.

İftardan sonra ıssız, kimsesiz, araba gürültüsünün ve insan kalabalığının olmadığı sokaklarda karanlıkta yürüyorum. Boş, terkedilmiş, penceresi dahi olmayan, viran olmuş kerpiç evlerin önünden geçiyorum, rüzgârın sesi direkleri sallandırıyor, metruk binaların içinden sanki birileri çıkacak diye bekliyorum, biliyorum kimsecikler yok. Şiirdeki gibi karanlık mı insanların içinde, yoksa insan mı karanlığın içinde sezemiyorum. Bir yolculuktayım, gidiyorum, korkmuyorum…

*

“Ramazanın eskiden adı, ‘Onbir ayın sultanı’ idi. Bir hükümdar gibi saltanatla gelirdi. Davullarla, sevinçli bakışlarla, çocukların neş’eli çığlıklarıyla karşılanırdı…” [Peyami Safa]

**

“… Eskiden iftarla esas yemek birbirinden ayrılırmış. Top atılınca zeytinle oruç açılacak, ve müddeti pek kısa olan akşam namazı kılındıktan sonra tekrar sofraya oturularak, tatlısı ile, tuzlusu ile tıka basa yemek yenilecek, giderken de, ev sahibine vedâ edilerek “diş kirası” olarak şahsiyetine göre elli altından elli kuruşa kadar dünyalığı cebine indirip çıkacaktır.” [Ref’i Cevad Ulunay]

**

ESKİ RAMAZANLARDA KARAGÖZ

“Çok eski, çok uzak yerlerdeki bir dünya mahallesinde, kapı komşumuz olan Çin’de hayal oyunu sahnelendiği zaman Hazreti İsa’nın doğmasına daha iki yüz yıl vardı.

Bize “Karagöz” adı ile gelen bu hayal oyununun geleneğini, işte bu uzak ülkelerden getirmiştik… Belki unutuldu bile sonraları…

Herkesi neşelendiren bu oyun, aslında bir ölüm acısının hafifletilmesi için başlatılmıştı: Milattan önce II. Yüzyılda Çin imparatoru Wu’nun karısı ölmüştü. Üzgün imparatora acısını unutturmak isteyen sadık bir hizmetkârı, sarayın bir odasına beyaz bir perde gererek arka taraftaki bir kadının gölgesini ölen imparatoriçenin hayali diye gösterir. Hayal oyununa ait bir söylentidir bu. Bir başka söylentiye göre, Milattan sonra Hint’te ortaya çıkmış, IV. veya V. yüzyılda Malaya’ya, Cava’ya, Siyam’a geçmiştir. Osmanlı Türklerine hangi yoldan geldiği tam olarak bilinmemektedir. Ancak, XIII. yüzyılda Şuştar şehrinden Bursa’ya göç eden Şeyh Mehmed Küşteri tarafından ortaya konduğu söylenir.

Benim çocukluğumun, sade çocukları değil, büyükleri bile Karagöz’ü seyrettikleri zaman bu anlattıklarımızın hiç biri ile ilgilenmiyorlardı. Biz küçükler o taklitlere sadece gülerdik… Çok, ama çok sonraları, bir şeyler öğrenmeye heveslenince Karagöz ile Hacivat’ın adlarını bizim memlekette aldıklarını, Bursa’da yapı ustası olduklarını, sempatik şeytani zekâlı ve safdil halk tipinin en güzel örnekleri olarak altı yüz yıldan fazla bir zamandır bu oyunda kökleşip geliştiklerini öğrendik."

[Milliyet Gazetesi, Yavuz Senemoğlu, 1984 yılı]

**

“MÜBAREK RAMAZAN”

Arınmış gönüller durdu secdeye,

İndi kuşlar gökyüzünden müjdeye,

Bu sabah hüzzamdan okundu ezan;

Aksetti ilâhi sesler, derinde,

Bir bitmez bereket beraberinde

Yurda burcu burcu geldi Ramazan.

[Feyzi Halıcı]