Nerede merhamet etmek?
Kırşehir’de köyde yaşayanlar bilir ahırda hayvanların yediği hatıllar vardır. Bugünkü hikayemize de buradan başlayalım.
Saman hatılının kenarına çok kısa iple bağlı bulunan annesi günlerce sancı çekerek, ıslak gübre yığınlarının üzerinde doğum yapmıştı. Gözleri güzel, burnu güzel, bacaklarının uzunluğu daha güzeldi. Yekiniyor, yekiniyor gübrelerin üzerinden kalkamıyordu.
Annesi iple çok kısa bağlı olduğundan dolayı dönüp koklayamamış, hatta yalama imkanı bulamamıştı. Doğduğunda hemen koklasa aradan yıllar geçse bile kaybolduğu yerde annesinin zihnine kaydolan bu kokudan dolayı bulunabilirdi.
Kocaman bir şalvar giymiş adam, elindeki idare lambası ile hayvanları yoklamak üzere içeri girdi. Elinde, hayvanlara verilen yemde ölçü olarak kullandığı bakır sahan bulunuyordu.
İçeride bulunan sirkilasyon sebebiyle elindeki idare lambası sönen adam gübre yığınlarına tökezleyerek yere yuvarlandı. Yerde bir şeyler kıpırdıyordu. Hayvanın doğum yapmasından dolayı etrafı ıslatan malzeme ve küçük yavru eline geldi. Yerdeki malzeme gibi gözüken yavrunun eşiydi. Hızla dışarı çıktı. Her şeyi çift görüyordu. Acele bulduğu kibritle, tekrar idare lambasını yaktı ve balıklamaya içeri daldı.
Adamın gürültüsünü duyan ve hepsi bir arada yatan eş ve çocukları yarı çıplak vaziyette cümbür cemaat ahıra daldılar. Kadının elinde kocaman bir cıngıl, daha yavru emmeden ineği sağacak, ilk çıkan sütün tadına bakacaktı. Halbuki o süt yeni doğan yavrunun hakkıydı.
Doğan yavruyu üşümesin diyerek daha önceden kullanılmaktan içi dışına çıkmış ceket parçalarına sardılar. Yattıkları odanın içerisinde bulunan bir köşeye düvenden yapılmış bir tahtayı üçgen yere dayayarak yavruyu oraya koydular. Bütün aile sabaha kadar uyumamıştı. Herkes birbirlerinin uyuduğunu sanarak karanlıkta yavaş yavaş emekleyerek salda boynunu uzatıp yavruya bakıyorlardı.
Yavrusunu yanından aldıran hayvan, kapının önüne gelmiş, henüz yeni doğum yapmasına rağmen, sürekli böğürüyordu. O bir anne idi. Yeni yeni doğum yaptığının farkına varmıştı.
Kadın her gün hayvanı biraz sağdıktan sonra, memesi çiğnenmiş çabuta dönen hayvanın üzerine yavruyu bırakıyor, küçük yavru bir türlü beslenme imkanı bulamıyordu. Havalar ısınıncaya kadar bu şekilde zamanlarını geçirdiler. Artık yaz gelmişti. Etrafta çayırlar, yoncalar ve hayvanların çok hoşuna giden otlar çıkmıştı. Çocuklar zamanı elverdikçe hayvanı ve yavrusunu çıkararak otlatıyorlar, yavruyu bir evin ferdi kadar seviyorlardı. Bu anne hayvanın sekizinci yavrusu idi. Artık yaşlanmış, gözden düşmüş gönülden ırak olması isteniyordu. Yavru hayvanda, dişi olarak doğduğundan neslini sürdürebilirdi. Hangi tüccar geldi ise bir türlü satamadılar. Her ne olursa olsun satılacaktı. Etraftaki çayırları ve yoncaları yiyen hayvan tüyünü biraz düzeltmiş alıcıların dikkatini çekmeye başlamıştı. Yıllarca aile bireylerine süt veren, yağından ve peynirinden yarar sağlanan hayvan, neden gözden düşmüştü?
Kurban geliyordu. En iyisi, “Bu hayvanı kurbana vermek yerinde olur” diyen sahibi bu yönde fikir yormaya başladı. Yaşlanmasına rağmen dişleri ve vücudu sağlamdı.
Bol şalvarını giyen adam, evdeki cepleri büyük sahosunu yağarnına aldı. Yulara ne gerek var canım, diyerek, kullanılmaktan çürük sakıza dönmüş, birkaç düğümden ibaret olan ipi eline aldı. Hayvana samimi bir şekilde yaklaşarak onu kandırdı, ipi başına geçirdi. Hayvan bu, hissediyor, ancak düşünme yetisi yoktu. Kendisine yem verileceğini sanarak peşine takıldı. Evden biraz uzaklaştılar. Hayvan hissetmiş olmalı ki, adamın elindeki ipten kurtularak kaçmak için birden asıldı. Gitmesi hiç de önemli değildi. Ancak arkasında güzel bir yavru bırakmıştı. Belki de yüreği yavrusuna yanıyordu.
Adam elma ağacından kestiği ve hiç budaklarını düzenlemediği bir sopanın başına çivi çakmış, sanki bir dürtlengeç gibi hayvanı sürekli dürtüyordu. Hayvan inatlaşıyor, gitmek istemiyordu. Adam daha inattı. Onu bu evden uzaklaştırmak azmindeydi.
Hayvan çaresiz kaldı. Sağrısına yediği birkaç sopa ile kaderine küserek yola koyuldu. Köydeki sığırlardan başka yeri görmemişti. Pazaryerine geldiklerinde her çeşit büyük ve küçükbaş hayvan sürüsü vardı. Nereden bilirdi ki, kurban pazarı olsun? Çoğu hayvanın boynuzu kırılmış, sırtı yağırlaşmış, bazılarının bir gözü kör olmuş, bazıları da yürüyemeyecek kadar zayıf kalmıştı. İçlerinden en tüyü düz-gün, sevilecek, kurban olacak bu hayvan vardı.
Pazaryerinde gezen çokça insan hayvanın yanına yığıldı. Hayvan ürkmeden onları seyrediyor, ara sırada derin nefes alarak böğürüyordu. Kim bilir? Evde kalan yavrusunu düşünüyor olabilirdi.
Gezen adamlar arasında, üzeri hiç de iyi giyimli olmayan bir adam, hayvana istenilenden fazla para vererek aldı. Çevresinde kirli çıkı olarak bilinirdi. Her işi düzgündü. Varlıklıydı. İnsanlara karşı da oldukça cana yakın birisiydi. En kötü huylarından birisi hayvanlara karşı oldukça merhametsiz oluşu idi.
Evinden getirdiği uzunca bir ipi iki kat yaparak, hayvanı boynuzlarından bağladı. Satan adam çoktan parasını alarak oradan uzaklaşmıştı. Hayvanın gözleri eski sahibini arıyordu. Hâlâ merhamet dileniyor, artık satıldığının farkına varıyordu. Kendi kendine beni yavrumdan uzaklaştıranın da yavruları var diyerek, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Öyle ki yüzünden süzülen yaşlar sanki ince akan bir pınar gibi olmuştu. Ağlamak ne çare, satılmıştı bir kere...
Adam hana bağladığı yağır eşeğini alarak geldi. İpi eşeğin boynuna taktı. Eşek yürüdükçe hayvanda birlikte gidecekti. Bir eşeğin yanında gitmeye mahkum edilmişti.
Uzunca bir yoldan sonra köye vardılar. Adamın çocukları hayvanı çok sevdi. Böyle güzel bir hayvan orada da yoktu. Kurbana iki gün kalmıştı. Vardıkları gün envai türlü yiyecekler verilmiş, hayvanın o eve alınması istenmişti. Yemiyordu hayvan...
Herkesin kafasında bir soru işareti... Bu kadar güzel otlar ve hayvan yemi, çok adamın evinde bulunmazdı. Tertemiz tenekelerden suları dahi içmedi. Altı kuru gübre ile donatıldığı halde hiç yatmak istemiyordu. İçinde büyük bir sıkıntı vardı. İştahsızdı. Derin hülyalara dalıyor, gelen insanların hiçbirisini görmüyordu.
Adamın unuttuğu bir şey vardı. Hayvanı kesecek aletleri biletmemişti. İçeride yıllarca küflü yerlerde kalmış balta ve nacak, şimdiye kadar hiç bileği taşı görmemişti. Üç-beş bıçak alarak bunları bilemeye verdi. Balta ve nacağın sapı hayvan dışkısından gözükmüyordu. Bıçakların sapları eskimiş, bazılarının kenarlarında çatlak oluşmuştu.
Bir gün sonra kurban kesilecekti. Hayvan bu işte, nereden bilsin kesileceğini? Şimdiye kadar hiç yem ve otları yemeyen hayvan otlara ve yeme saldırmaya çalışıyordu. Ciğerlerinin neden kebap olduğu bilinmez, su tenekelerine doğru omuzlayarak tenekeleri bitirmek istiyordu. Yüreği yaralı gelmişti satın alan adamın kapısına...
Sabah namazından önce verilen sâlayı bir insan gibi dinledi. Bir titreme aldı hayvanı... Yorgunluktan bitap düşmüştü. Bir ara dalar gibi oldu. Aniden sıçrayarak kalktı. Sağa sola saldırmaya çalışıyordu. Hayvanda mı rüya görürdü acaba? Rüyasında yavrusunun kesildiğini görüyor, adamlara tos vurarak uzaklaştırmak istiyordu. Gördüğü rüyanın kendisi olduğunu bir türlü anlayamamıştı.
Şafak sökmek üzereydi. Çok güzel bir ezan sesi ile tekrar irkildi. Bugünde ne çok ezan okunuyor, diyerek düşündü. Sahibi ve komşuları birer birer namaza gidiyorlardı. Yeni sahibi o gün güzel elbiselerini giymişti. Bir an düşündü. Acaba neden güzel elbise giyiyorlardı? Sabahları sürekli yem ve saman vermeden gitmeyen adam, niçin hayvanların içerisine girmemişti. Taaccüp etti. Diğer hayvanlarda anlaşılmaz seslerle homurdanıyorlardı.
Güneş biraz çıkmıştı ki evin kadını bu hayvanı ipinden tutarak bahçeye doğru çıkarıyordu. Her zaman adam çıkarırdı neden kadın çıkarıyor, diyerek burnunu yere sürdü. Büyük düşüncelere daldı. Daldığı anda gözünün önünde kocaman bir bıçak, balta, nacak ve keskin aletler görmeye başladı. İrkildi. Kadının elinden sıçrayarak kaçmak istedi. Bu gördüğü bir rüya mı idi acaba?
Adamlar toplu halde geliyorlardı. Kadın hayvanı bir ağaca bağlamış, adamı bekliyordu. Adam geldiği zaman bir an gözden kayboldu. Üzerine birazda gres yağı bulaşmış elbiseleri giydi. Elinde kocaman bir bıçak, bir elinde de balta vardı. Hayvana doğru merhametsizce yaklaştı. Adamın gözü kızarmış, burnundan dumanlar çıkıyordu. Hayvan korku ile birden boynuzlarını gererek ipi koparmaya çalıştı. Olayın vahametini anlamıştı.
Bıçağın gösterilmemesi, hayvanın başına bir torba geçirilmesi adamın aklına hiç gelmiyordu. Gözü dönmüş adam, elindeki bıçak ile birlikte kocaman bir urgan almış, hayvanın ayaklarını bağlamaya çalışıyordu. Tek başına yıkamazdı. Komşulardan en güçlü insanları çağırarak hayvanı yıkmalarını söyledi.
Her tarafı iple sarılan hayvanın gözleri büyümüş, burnundan garip soluklar çıkıyor, bıçak gözünün önünden hiç gitmiyordu. O anda eski evde kalan yavrusu geldi aklına. Daha memelerinden sütler dökülüyordu. Yavrusuna doyamamıştı.
Gözlerini kapatmayan adam, kızgın bir şekilde hayvanın boynuzunu kıvrattı. Elini ağzına soktu. Hayda bre, diyerek adamları galeyana getiriyordu. Hepsi birden üzerine çullandılar. Abandıkları hayvan yere olanca gücü ile devrilmiş, boynuzunun bir tanesi kırılmıştı. Ayaklarındaki ipleri koparmaya çalışıyordu. Koparamazdı. Çünkü ele düşmüştü bir kere. Adamlar nerede ise tekbir getirmeyi unutacaklardı. Hayvanın böğürmesi, çırpınması, feryadı göklere çıkıyordu. Gözleri açıktı. Elindeki bıçaklarla üzerine çullanan adamlardan bir tanesi boynuna bıçağı sapladığında hayvanın kalça kısmı can havli ile yukarı kalkmış, herkes üzerine abanıyordu. Kurban kesme şekillerini bilmeyen bu adamlar orada canını çok acıtarak hayvanı bağırta bağırta kestiler. Henüz canı daha çıkmamıştı ki, etleri seğirirken, yüzmeye başladılar. Kanı daha iyice boşalmamıştı.
Hayvan yüreği yaralı gitmişti. Çünkü geride yeni doğmuş bir yavru bırakmış, yaptığı hizmetler çoktan heba olmuştu. Eziyet edilmeden kesilemez miydi? Yavrusu küçük olan, daha sütten iyice kesilmemiş bu hayvan kesilmeli miydi? Orasını satan ve satın alan biliyordu...
Daha henüz dinlenmemiş etten kavurma yaparak, zevkle yiyen adamlar etin çok tatlı olduğunu söylerken, satın aldığı adamın evinde-ki yavrusu annesini emememenin ezikliğini hissediyor, hâlâ anasını gelecek diye bekliyordu.
Etten yapılan kavurmayı yiyen insanlar kafasını, midesini ve bağırsaklarını çöplüğe atmışlar, oradan geçen köpekler sokaklara dağıtarak yemeye çalışıyorlardı. Halbuki kurbanın hiçbir etinin sokağa atılmasının caiz olmadığını, arta kalan bütün kısımların toprağa gömülmesini bilemiyorlar mıydı acaba?
Hayvanın daha önceden sahibinden atıldığı gibi, yeni sahibinden de bağırsakları ve diğer kısımları sokağa atılmıştı.
Bir gün yeni doğan yavrusu da büyüyecek, sahibi olan insanlara yarar sağlayacak ama yaşlandığında sokağa mı atılacaktı?
Kurban tabi ki kesilecek. Ama canı yanarak, gözlerinin önünde bıçak gösterilerek değil. Ona merhamet edilerek, kesileceği yere kadar en ufak bir şekilde sıkıntıya sokulmayacak şekilde götürülecekti. Fakat, bunu çoğumuz yapamadık…