SOĞUK kış günlerini yaşıyoruz. Kırşehir’de hava buz kesiyor, cadde ve sokaklarda yer yer buz tabakaları var.
İnsanlar üşüyor, ısınamıyor. Doğalgaz ve elektrik fiyatları el yakıyor.
Geçen ay doğru dürüst yakmadıkları halde 300-400 lira doğalgaz faturası ile karşılaşan Kırşehir’deki insanlar mecburen doğalgazları kısınca, üşümeye başladılar. Bugünlerde eksi 20’leri bulan soğuğu battaniye altında geçiren nice insanlar olduğunu duyuyorum.
İşte böyle bir tabloda geçiyor Kırşehir’de kış günleri…
Kırşehir’de insanlar sadece soğukla mı mücadele ediyor.
Elbette ki hayır!
Çarşı boş, insanlar soğuktan mecbur olmadıkça dışarı çıkmıyor, çıkamıyor.
Böyle olunca Kırşehir’deki küçük esnaf ve sanatkârlar siftahsız günler geçiriyor.
Para kazanamadığı için borucunu ödemiyor, işyeri ve evinin masraflarını karşılayamıyor.
Yani esnaf ve sanatkârlar kan ağlıyor dersek abartmamış oluruz.
Zaten 2016 yılıyla birlikte iğneden ipliğe her şeyin fiyatı arttı. Zamlar karşısında insanlar kıvranıp duruyor.
İşçi ve Bağ-Kur emeklilerine verilen 100 liralık artış, emeklilerin eline geçmeden gitti.
Bu insanlar artan zamlara yetişemiyor, altından kalkamıyor ki çarşıya pazara çakıp alışveriş yapabilsin, dolayısıyla esnaf ve sanatkârlar para kazansın, onlar da çekini, senedini, vergisini, algısını ödesin…
Ama nerde ki?
2015 yılını seçimle geçirdiğimiz için bu yılda ekonomik beklentilerimiz boş geçti. Umutlarımız boşa çıktı.
2016’ya yeni umutlarla girmiştik, ekonomik sıkıntılar artarak devam ediyor.
Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu’sundaki çatışmalar, her gün gelen şehit haberleri ile sarsılıyoruz. İnsanlarımız mutsuz, umutsuz kendisini bu çıkmazdan kurtaracak bir el bekliyor. Ama boş…
Ülkemizin bunca sorunu varken, Kırşehirimiz bu sorunlar altında kıvranırken, insanlar perişan umutsuz iken, ben ne yazacağım ki…
Ne yapalım, nereye gidelim ki?
Kırşehir’de, Türkiye’de bazı şeyler iyiye gitmiyor, düzeltilmesi için yıllardır bekliyor, umut ediyoruz, ama her defasında elimiz boş kalıyor, umutlarımız boşa çıkıyor.
Kırşehir’de bir avuç tuzu kuru insan var, onların bir eli yağda, bir eli bağda.
İnsanımızın bu günlerde merakla sorduğu başlıca sorulardan biri de şüphesiz “Ne olacak bu memleketin hali?”
Evet ülkemizde yaşanan tablolar karşısında her ne kadar umutsuz olsak ta umut etmek istiyoruz.
Her gün televizyon ekranlarına çıkan ülkemizi idare edenler iç kavgası, siyasi kavgası bizleri umutsuzluğa sürüklüyor, “bu kadar da olmaz!” dediğimiz olaylar karşısında yine çaresiz bekliyoruz.
Bugün Kırşehir’de çıkın sokaktaki her hangi bir vatandaşa sorun, ülkemizin durumunu. İnanın herkes her şeyi çok iyi biliyor, ama ellerinden bir şey de gelmiyor.
Seçimden seçime oyunu verip, sorunlarının çözümü için bekliyor, bekliyor.
Özetle ne olacak, nereye gidecek bu memleketin hali sorusu her gün kafaları kurcalamaya devam edecek.
Ne de olsa alıştı bu millet!
Kuzu oldu, sesi çıkmıyor!
Nasıl çıkacak ki?
“Ne oluyor, ne yapıyorsunuz?” deseler başına gelecekleri bildiği için sessiz sessiz beklemekten başka çaresinin de olmadığını bilmem kadar acı bir durum da olmasa gerek.
İnşallah 2016 yılı ülkemizin üzerinde kara bulutlar gibi çöken sis perdesinin dağılmasını diliyoruz.
***
Ara dayağını yiyen usta!
BİZİM gazetenin emektar ustalarından Nafi Ağbi, deli dolu bir adam…
İşinde çok titiz ve hassas…
Bugünün işini yarına bırakmaz, kimse şunu şöyle yap demesine gerek kalmadan her işini kalaylı kap gibi yapar…
Dedim ya çok hassas, çok titizdir kendisi…
Haramda gözü olmaz, bir bardak haram çay içmez.
Bazen buluttan nem kapar.
İşte öyle bir yapıdadır bizim Nafi Usta…
Haksızlığa gelmez, dayak yiyeceğini bilse bile gözünü budaktan esirgemez.
Geçtiğimiz günlerde iki kişinin bir gencin üzerine yürüdüğünü görünce dayanamamış ve kalp hastası olduğunu düşünmeden, üç kişinin üzerine yürüyüp, tekme tokat vurmaya başlamış. Amacı bir gencin iki kişinin üstüne yürümesini içine sindirememek olan Nafi usta, tabi bu arada bir de sumsuk yemiş.
“Şimdi sırtım ağrıyor!” deyip duruyor.
“Ya usta bırak ne yapacaksın, kim kimi dövüyorsa dövsün işine bak!” diyorum ama, yapısı bu…
Neyse ustam, kendine iyi bak…
“Dikkat et, bir daha kavgaya karışma. Karışırsan böyle ara dayağını yer, sırtım ağrıyor! diye ağlayıp durursun! diyorum”. O da bana cevap veriyor:
“Böyle ara dayağını yemek kırk yılda bir oluyor, gençlerin bir sumsuğuna razıyım. Ama devlet bize her gün bir sumsuk atıyor! Yerimizden kalkacak halimiz kalmıyor” dedi.
Ne diyeyim Nafi ustaya…
Sen de haklısın!
***
Biraz da gülelim!
Lahana bölünürse
Manava giden müşteri tezgâhtara rica etmiş:
Şu lahanayı bölüp bana yansını verir misiniz?
Bölemeyiz, demiş tezgâhtar.
Neden bölemiyorsun, nasıl olsa kiloyla satılmıyor mu? Reyon şefimiz izin vermez, bölemeyiz...
Git kendisine sor bakalım belki izin verir.
Tezgâhtar hafif sinirli bir halde, koridorun ucunda oturan şefin yanına yürümüş. Müşteri de peşinden...
Ancak tezgâhtar müşterinin arkasından geldiğini fark etmemiş. Reyon şefine sormuş:
Dangalağın biri lahanayı kes, yarısını ver diyor, ne yapayım?
Tezgâhtar sözünü bitirirken arkasında birisinin durduğunu hissetmiş.
Bir de dönüp bakmış ki müşteri kendisini dinliyor... Hafif kızararak devam etmiş:
Lahananın diğer yarısını da bu beyefendi istiyor!...
Sevdiğim bir söz
"Cesaret günlük bir şeydir. Gerçekle göz göze geldiğinizde ve farkındalığınızdan geri adım atmayı reddettiğinizde, cesur yaşıyorsunuzdur.”