1969 yılı benim hayatımda çok güzel olayların gerçekleştiği yıldır. Çünkü o yıl Kırşehir Lisesinden mezun oldum. Akabinde aynı yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinin öğrencisi oldum. Keza yine o sene muhterem eşim Suna ALAN ile nişanlandım, nişanlımı görmek, onunla kuracağımız yuva için, fikir teatisinde bulunmak amacıyla, sık sık memur olduğum Ankara’dan Kırşehir’e otobüslerle gelip-gidiyor nişanlımla hasret gideriyordum.
1969 yılı bir Pazar günü Kırşehir’den Ankara’ya dönmek için o tarihte Kırşehir’den kalkan ve yurdun çeşitli şehirlerine yolcu taşıyan, Ünallar Şirketine ait bir otobüse yolcu olarak bindim. Otobüsün en önünde, sağ tarafta bulunan ve pencere kenarında olan bir koltukta seyahat ediyordum. Gelip giderken tanıştığım şoförle ve yanımda bulunan şimdi adını hatırlamadığım bir zatla sohbet ediyorduk. Arkadan hıçkırıklarla; “Yavrum, kuzum benim sözümü dinlemedin, hastanelere düştün” diye sesler gelmeye başladı. Arkaya döndüm, otobüsün en arka koltuğunda oturan kucağında sazı bulunan, başında kasket olan esmer bir adamın ağladığını gördüm. O zaman Kırşehir çok küçük bir şehirdi. İnsanlar birbirlerini tanıyorlardı. Bu ağlayan kişiyi ben tanıyamadım.
Şoföre sordum, “Kim bu ağlayan adam.” Dedim. Şoför bana; “O ağlayan adam Neşet ERTAŞ’ın babası Muharrem ERTAŞ’tır.” Dedi. Muharrem ERTAŞ’ın adını duymuş, bozlaklarını dinlemiştim. Yerimden kalktım o’nun yanına gittim. Karşısında durdum ve O’na; “Niçin ağlıyorsun?” Dedim. “Derdim çok.” Dedi. “Derdini söyle derman olmaya çalışayım.” Dedim. O, “Ben Neşet’in babasıyım, oğlum Numune Hastanesinde tedavi oluyor, O’nu görmeye gidiyorum, ancak ne Ankara’yı biliyorum, ne kalacak yerim, ne de param var, oğlum beni ciğerimden yaktı.” Dedi.
O tarihlerde otobüslerde, anons yapılması için mikrofon bulunuyordu. Muharrem ERTAŞ’ın şapkasını başından aldım, şoföre gelerek; “Mikrofonu alıp konuşabilir miyim?” Dedim. O’da “Tabi buyurun.” Dedi. Ben şapkaya o tarihte geçerli olan iki buçuk liralık banknotu bıraktım. Mikrofondan otobüste yolculuk yapan hemşerilerime dönerek Muharrem ERTAŞ’ın durumunu anlattım ve onlarında parasal yardımda bulunmasını istedim. Benim yüce gönüllü hemşerilerim o kasketi parayla doldurdu.Kasketi Muharrem ERTAŞ’a verdim. O yine ağlıyordu, o’na dönerek, “Bak hemşerilerimiz sana yardım etti niye ağlıyorsun.” Dedim. O bana; “Minnet duygusuyla ağlıyorum.” Dedi. Ben mikrofonu o’na verdim sen kendin minnetini hemşerilerimize anlat dedim. O’da mikrofonu eline aldı, herkese teşekkür etti.
Otobüs, bu gün Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin bulunduğu terminale girdi, yolcular inmeye başladı, Muharrem ERTAŞ benim yanıma geldi. Bana; “Beni Numune Hastanesi’ne götür.” Dedi. Bir taksiye bindik beraber hemen yakındaki Numune Hastanesi’ne gittik. Müracaata derdimizi anlatarak Neşet ERTAŞ’la babanın görüşmesi gerektiğini ifade ettim.
Bir hemşire yanımıza yaklaştı, selam verdi Neşet ERTAŞ’la ben ilgileniyorum dedi, Muharrem ERTAŞ’a dönerek seni oğluna götüreyim dedi. Bu sırada bana sarıldı. Bir taraftan ağlıyor diğer taraftan dua ediyordu. Yavrusuna kavuşturmuştum, o gün çok mutlu olmuştum.
Tarihe not düşmek için bu anımı okuyucularımla paylaşmayı görev bildim.