MUHALEFET PARTİLERİ VE DEĞİŞİM

Aslında bu başlık 2012 yılına ait.

Günceli “CHP ve Değişim” olmalı.

CHP’nin başında 12 kez seçim kaybetmiş ve hala gitmemekte direnen bir genel başkan var.

Son başkanlık seçimlerinden sonra iki partiden ikinci olarak çıkmış biri yani yenilmiş biri tüm CHP’lilerin gözünün içine bakarak “başarılı olduğunu” söylüyor. Gerekçesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci tura kalması.

Hayret ve dehşetle izliyorum.

Ve ne yazık ki; hala partilileri -daha doğrusu ondan menfaat bekleyenleri- tarafından ayakta alkışlanabiliyor. Dünya siyaset tarihinde ders olarak okunacak gelişmeleri yaşıyoruz.

Kemal Kılıçdaroğlu kendi istemedikten sonra hiçbir güç CHP içindeki bu yapıyla onu alaşağı edemez. O da zaten bunun farkında. “Adayı parti belirler” deyip duruyor.

CHP örgütü tam bir şaşkınlık içinde. Çünkü köpürtüle köpürtüle beklentiler tavan yapmış, gerçekleri söyleyenler de aşağılanarak, yaftalanarak uzaklaştırılmış.

İletişimde şöyle bir kural var: “beklentiler zirvede olup da gerçekleşmeyince derin bir agresyon duygusu gelişir” yani o insanlar daha da saldırgan bir hal alır.

Sosyal medyayı takip ediyorsanız eğer bu kuralın ne kadar geçerli olduğunu görürsünüz.

Yaşanıyor.

Şimdi kısaca İdris Küçükömer’den söz edip onun temel düşüncesinden hareketle ne yapılması gerektiğini izah etmeye çalışalım.

İdris Küçükömer’e göre CHP’nin iktidar olabilmesi için Diğer kesimle sağlam ittifaklar kurması gerekir.

Sanırım Kemal Kılıçdaroğlu bunu denedi. Ama yanlış yolda denedi.

Önce partinin yapısını değiştirdi. Ulusalcılar, Kemalistler ve de kendine rakip gördüklerini partiden uzaklaştırdı. Parti meclisi ve MYK’sı da buna uygun dizayn edildi.

Partinin 14. Katını ne idüğü belirsiz danışmanlarca dolduruldu. Danışmanlarının çoğu  FETÖ’cu dinci insanlardan seçildi. (Bu konuda geniş bilgiyi merak edenler, Orhan Gökdemir’in “Başkanın bütün danışmanları” ve Yalçın Bayer’in “Kılıçdaroğlu’nun danışmanları hep dinci sağcı ve tarikatçı” adlı yazılarına ya da Celal Eren Çelik’in “İçerden Fethedilen Kale CHP” adlı kitabına bakabilirler.) Atatürk’e “kefere” diyen biri kadın kotasından Parti Meclisine bile getirildi. CHP’lilere “tıpış tıpış oy vereceksiniz!” dendi.

O vefakâr, inançlı CHP’liler partileri “darbe almasın” diye sandık başına gitti.

Konu uzun. Kemal Kılıçdaoğlu zor çalışmalarla “taban güçlerini” ikna etme yolunu tercih etmeyerek – kendi adaylığını da garantiye almak için- bazı AKP’den kopma ya da eski RP’lileri kendine ortak edinme kolaycılığını seçti. Kendi partisinden kırk kadar milletvekilliğini  barajı aşamayacaklarını bile bile bunlara hediye etti. Kendi milletvekili sayısını düşürdü. Parlamentoda çoğunluğu yine kazanamadı.

Günceli hala yaşıyoruz.

Gelelim CHP’nin daha doğrusu Kemal Kılıçdaroğlu’nunıskaladığı bir önemli konuya:

Burada size 2012 yılında kaleme aldığım bir yazımı tekrar güncele getirmek isterim.

O yazı aynen şöyleydi:   

Şimdiye kadar muhalefet üstüne yazılmış, gerek Kırşehir için olsun, gerekse, genel  eleştirel yazılarımızda özetle: “muhalefet  kendini değiştirmeli” dedik.

Eğer gerçekten iktidar olunmak isteniyorsa: Birinci koşul bu değişim.

CHP’de nihayet farkına vardı da 34. kurultayına “Değişim Kurultayı” adını verdi.

Ancak, ana mesele, temel mesele, nihai mesele, bu değişimin nasıl olması gerektiğidir. Oysa muhalefet partileri  ana mesele ile uğraşmıyor, bu boşluğu iyi değerlendiren AKP parsayı topluyor.

Kendini değiştirmenin ilk basamağı da kendi tarihini iyi bilip analiz etmekten geçer. Gerekirse kendi geçmişiyle yüzleşmek bir örgütü birden bire sıçratabilir de.

İdris Küçükömer “Düzenin Yabancılaşması” ismindeki kitabındaki tespitlerinden biri şöyle  “…Petrol bölgesinde mevcut dünya koşulları  altında taban güçleri ile özdeşlik kurmadan (– ki bu taban güçleri ona göre İslamcı - Doğucu cephe dediği geniş halk kitleleridir.- U.G. –) Türkiye’de artık iktidar alınamaz. Daha doğrusu bürokratlar tarafından kapılamaz.”

İşte muhalefetin değişim için karar vereceği ana sorun burada. Önce yeni ittifakları kim olacak ve onlarla nasıl bir ittifak kurulacak?

Verilecek sözler neler olacak? Nasıl sloganlaştırılacak? Halka nasıl ulaştırılacak? Bu konuda örgütler –eğer yapabilirlerse - nasıl bir görev üstlenecek?

Muhalefet  önce - eğer bilincindeyse – yeni saptamalar yapmalı, ittifaklarını gözden geçirmeli.

Önce yeni ittifakların kimler olduğunu tespit etmeli ki, AKP bu konuda çok büyük yol aldı.

AKP’yi destekleyenler, AKP’nin oy aldığı kesimler ve aslında Türkiye’nin yeni  sosyal değişim ve gelişimi, toplumsal yapısı, yeni sınıfsal yapı iyi analiz edilmeli.

İktidar olmak için AKP’yi destekleyen güçleri  kendi gelecekleri açısından iyi  ikna etmek gerekir. Ki bu çalışma ve çabalama çok özverili, zor, geniş ve uzun mesafeli bir koşuyu göze almak demektir.

Muhalefetin, tüm yönleriyle bu mücadeleye hazırlanması gerekir.

Zor ama başarılamayacak bir görev değil.

Baştaki irade çok önemli. Onun “iktidarı istiyorum” söylemi çok önemli.

Vakit geçmiş olabilir mi?

Üzerinde düşünülmesi gerekli bir konu daha…

Ama gene de bunun için de “yeniden yapılanma” olmazsa olmaz bir koşuldur.

Bu ana tespit, Türkiye’nin yeni sınıfsal yapısının iyi okunmasını gerektirir. Burada Doğu Ergil’in aşağıdaki yazısı bence iyi bir tespit ve gösterge. 

Bence önemli bir yazı olduğu için sizi biraz sıkacak ta olsa okunması gerektiği, anlaşılması gerektiği için yazının tamamını vermek istiyorum:

Orta sınıf…

Ne zamandır orta sınıfta meydana gelen değişiklikler sorgulanıyor.

Hatta seçim öncesi "yeni CHP" tartışması sırasında Sayın Kılıçdaroğlu ile simgelenen değişikliğe aslında yeni orta sınıfın yol açtığı iddia edilmişti. Son dönemde elde edilen araştırma verileriyle bu konuyu inceleyelim.

Elimizde orta sınıfı (OS) belirleyen iki ölçü var. Biri ekonomik: OECD'ye (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) göre, satın alma paritesi açısından günde $ 10'ın üzerinde harcayabilen kişiler OS'yedahiller. Buna, yine ekonomik güçle ilintili kullanılan araba, oturulan evin kalitesi, kullanılan TV'nin özellikleri, alışveriş merkezlerinde geçirilen süre, marka kullanma alışkanlığı eklenmiş.

İkinci ölçü sosyal ve kültürel: Eğitim düzeyi, mezun olunan okullar, mesleki durum, sosyal-kültürel sivil toplum örgüt üyelikleri, sanat tüketme alışkanlıkları (sinema-tiyatro-bale-opera izleme), okuma alışkanlığı (günlük gazete-dergi-kitap okuma sıklığı), tatile çıkma (ve tatilde ne yaptığı), yurtdışına çıkma sıklığı, sanat-kültür-eğitim etkinliklerine bağış yapma alışkanlığı gibi... Bütün bu ölçütler değerlendirildiğinde sınıf mensubiyetinin sadece gelir-servet değil bir yaşam tarzı olduğu anlaşılır.

Ekonomik orta sınıf…

Ipsos KMG adlı bir araştırma kuruluşunun ülke çapında 14 yaş üstü 16 bin kişiyle görüşerek 74,7 milyon nüfuslu ülkemizde 43,5 milyon kişi, gelir ve tüketim eğilimleriyle OS kriterlerini tutturuyor. Ama sosyal ve kültürel ölçülerde geleneksel bağlardan daha kopamamış. Bu da normal çünkü değişim önce ekonomik alanda gerçekleşiyor ve sosyal alana yansıyor. Kültürel değerler ve alışkanlıklar en son değişiyor. Bu da birkaç kuşak alıyor.

Orta sınıf sosyal ve siyasal hayatta çok önemli. Özal'ın "orta direk" benzetmesine uygun bir rolü var; sistemi sırtında taşıyor. Bilgisi, becerisi (mesleki formasyonu) ve hizmetiyle yerleşik sistemin devamını sağlıyor. Çalışan-çalıştıran arasında tampon görevi yapıyor, iş barışını sağlıyor. OS büyüdüğü ve hayatından memnun olduğu sürece aşırı akımların veya ideolojilerin baskılanmasına neden oluyor. Sivil toplumdaki aktif rolüyle toplumun devletin baskın gücü karşısında korunmasına ve demokratik haklarını talep etmesine katkı sağlıyor. Bir anlamda dünyadaki tutucu ya da devrimci tüm ideolojiler orta sınıf imalatıdır. Bu nedenle OS'nin büyümesi, gelişmesi ve memnuniyeti sistemin istikrarı açısından önemlidir. Son zamanlarda yaptığımız bütün araştırmalar genel olarak ülke insanlarının, özellikle OS'nin yarısından fazlasının hayatından memnun olduğunu gösteriyor. Bu da rejimin istikrarı, iş başındaki hükümetin desteği olarak siyasal hayata yansıyor.

Sosyal-kültürel orta sınıf…

Ne var ki bizim OS'nin daha çok ekonomik verilerle bu sıfatı kazandığı anlaşılıyor. Sosyal ve kültürel ölçülerle hâlâ geleneksel bir topluluğun özelliklerini yansıtıyor. Bu da CHP'nin neden fazla mesafe alamadığını açıklıyor.

Türkiye OS'nin en yaygın sosyal etkinliği TV izlemek, dost-akraba buluşmaları, ev ziyaretleri, yemek yapmak. Az gazete okuyor. Dergi ve kitap okuma, opera, tiyatro ve baleye gitmek, yurtdışına tatile çıkmak çok nadir. OS'nin %58'inin ehliyeti, %68'inin kredi kartı, %87;sinin pasaportu yok.

Ekonomik büyüme yaygınlaştıkça ve Anadolu'ya açıldıkça yeni kesitler OS'ye giriyor ama geleneksel alışkanlıkları ve değerleriyle. %64'ü kocasının izni olmadan kadının ev dışında çalışmamasını istiyor. %67'si davranışlarını en fazla dinin yönlendirdiğini söylüyor. %72'si dinlerinin gereğini yerine getiriyor.

Özetle ülkemizin orta direği geleneksel. "Dindarlaşıyor muyuz", "Muhafazakârlaşıyor muyuz" soruları pek tutarlı değil. Dindar ve muhafazakâr kesimler ülkede güçleniyor ve toplumsal yaşama (dolayısıyla siyasete) ağırlıklarını koyuyorlar. Durum bu. Bize düşen durumu ilgilenenlere duyurmak. (Doğu Ergil. Bugün Gazetesi, 10/5/2012)

Sonra bu saptamaların diğer sosyal ve ekonomik tespitleri ve onlara uygun projeleri gelir ve de bu projelere uygun sloganlar, örgütsel yapılanmalar. Yani özetle muhalefet dersine çok iyi çalışmalı ve de sahada bitip tükenmek bilmeyen bir çalışma sergilenmeli. Bu da yan gelip yatarak olmaz. Bir lidere ölümüne biat etmekle olmaz.

Yazımızın başındaki alıntıda da belirttiğimiz gibi:  İDRİS KÜÇÜKÖMER YILLAR YILLAR SONRA HAKLI ÇIKIYOR….

 

NOT: Bu yazı 14 Haziran 2023’ten yaklaşık on gün önce yazıldı. 14.06.2023 tarihi itibarı ile Kemal Kılıçdaroğlu tüm danışmanların işine son verdiğini duyurdu. Bad'el Harab'ül Basra.

Ben geçmiş unutulmasın diye bu yazımı değiştirmemeyi daha uygun buldum.