Çok uzun zamandan beri, üzerinde çalıştığım ve Tarihsel bir süreç içerisinde Orta Asya’dan başlayan ve Anadolu’ya kadar olan bir Halkın yürüyüşünün bir bölümümü ele alan, BOZKIRLARDAN ANADOLU’ya Bir Halkın Destanı, adlı şiirimi paylaşıyorum.
Şiiri okuduktan sonra, daha çok kişinin görmesi için paylaşmanızı , beğeni ve yorumlarınızı yazmanızı rica ediyorum.
BOZKIRLARDAN ANADOLU’YA
BİR HALKIN DESTANI.
T’ou Man,
Asya Hunlarının hükümdarı,
Mete Han’ın öz babası.
Mete Han (Modu Chanyu),
babasına karşı ayaklandı.
T’ou Man’ı (MÖ 209’da) öldürerek,
Hun hükümdarı oldu!
Ve Bozkırlardan Anadolu’ya,
bir Halkın uzun yürüyüşü başladı!
1– HUNLARDAN ORHUN’A.
Bozkırda doğdu boyların sesi,
Hunlardan yükseldi bir Halkın nefesi.
Mete Han yürüdü,
Asta’da büyüdü yurtlar,
Çağlar değişti, yıllar devrildi,
Türk adı Göktürklerle göğe dirildi.
Bumin Kağan kurdu büyük devleti,
Ötüken bağrında yükseldi milleti.
Kül Tigin’in taşı,
Bilge’nin sözü,
Orhun’da yaşadı Türk’ün özü.
Taşa kazındı bir halkın hafızası,
Orhun’da ölümsüzleşti,
bir Halkın ruhu.
2— ORHUN YAZITLARI.
Biz daha gecenin adını koymadan önce,
ateşin çevresinde toplandılar.
Göğün altında ilk türkülerini söylediler.
Bir avuç yıldızdı başlarının üstünde,
bir avuç topraktı ayaklarının altında.
Ve yanı başlarında,
at vardı,
yay vardı,
ok vardı,
bozkır vardı.
Ve insan vardı.
Bir gün bozkırın ufkunda iki kardeş yükseldi:
Bumin ve İstemi.
Göktürklerin göğünde sancaklar dalgalandı.
Ötüken’in rüzgârı,
çadırların kapısından içeri girdi.
Atların yelesine Gök’ün nefesi doldu,
Daha öncesi de var.
Göktürk alfabesiyle dikilmiş bir taş.
Orhun Yazıtları.
Moğolistan’daki Orhun Vadisi’nde.
Ve tarih ilk kez taşın üzerine,
bir halkın sesini yazdı.
“Türk budun işit. Kendi töründe kal.”
(Ey Türk milleti, dinle. Kendi törene ve değerlerine bağlı kal.)
Kül Tigin!
Bilge Kağan!
Tonyukuk!
Üç ayrı ses,
Üç ayrı ateş,
Üç ayrı yol.
Mavi göğün altında, aynı millete aynı uyarı,
Ey Türk Halkı.
Açlığını unutma.
Esaretin ne olduğunu unutma.
Kendi sözünü başkasının sözüne değişme.
Kendi toprağında başkasının gölgesine dönüşme.
Taşa kazındı bir nakış gibi.
Fakat taş yalnız taş değildi.
Taşın içinde bir halkın hafızası vardı.
Rüzgâr geçti üstünden,
Kar yağdı.
Yağmur yağdı.
Atlar geçti.
Ordular geçti.
Krallar öldü.
Hanlar öldü.
Ve İmparatorluklar bir güneş gibi doğdu
ve yıldız gibi sönerek öldü.
Ama taş kaldı.
Çünkü bazı sözler zamandan daha yaşlıdır.
Bazı türküler ölümden daha uzun yaşar.
Bazı düşler hiçbir mezara sığmaz.
3— OĞUZ’UN YOLU
Sonra…
Uzaklardan bir at kişnemesi duyuldu.
Gök gürledi, şimşekler çaktı.
Sonra dörtnala giden yıldızlar gibi dizildiler.
Ufuktaki Işığa kilitlendiler.
Oğuz Kağan’ın 6 oğlu,
Gün Han.
Ay Han.
Yıldız Han.
Gök Han.
Dağ Han.
Deniz Han.
Oğuz Kağan,
üç oğlunu sağına oturttu.
Onlara Bozoklar dedi.
Üç oğlunu soluna oturttu.
Onlara Üçoklar dedi.
Ve sonra 24 boy doğdu.
Bozoklar.
Gün Han’ın oğulları:
Kayı,
Bayat,
Alkaevli,
Karaevli.
Ay Han’ın oğulları:
Yazır,
Döğer,
Dodurga,
Yaparlı.
Yıldız Han’ın oğulları:
Avşar,
Kızık,
Beğdili,
Karkın.
Üçoklar.
Gök Han’ın oğulları:
Bayındır,
Peçenek,
Çavuldur,
Çepni.
Dağ Han’ın oğulları:
Salur,
Eymür,
Alayuntlu,
Üregir.
Deniz Han’ın oğulları:
İğdir,
Büğdüz,
Yıva,
Kınık.
Oğuz boyları yolları yararak yürüdü batıya.
Kervanlar geçti dağlardan sessizce.
Çocuklar uyudu deve hörgücünün gölgesinde.
Kadınlar türküler söyledi, ağıtlar yaktı.
Bir yanda Kopuz.
Bir yanda Kılıç.
Bir yanda eski bozkırın hafızası.
Dede Korkut ateş başında söz söyledi,
bir oğul doğduğunda,
bir evin değil, bir boyun da umudu olur.
Bir yiğit düştüğünde bir beden değil,
bir destanın da dizesi olur.
Ve boylar yürüdü.
Altaylardan Anadolu’ya doğru.
Horasan’dan Anadolu’ya uzandı yürüyüş, büyük göç
Kaderleri oldu Türkmenlerin.
Malazgirt’in kapısında bir ordu durdu
ve Anadolu yeni bir çağa kapılarını açtı.
Ama unutma,
bir ülke yalnız savaşla alınmaz.
Toprak kılıçtan sonra sabır ister.
Su ister.
Ekmek ister.
Dil ister.
Gönül ister.
Hürriyet ister.
Ve Anadolu’nun asıl büyük destanı,
işte bundan sonra başladı.
4— TOPRAĞA DÜŞEN TOHUM
Bir derviş geldi Ufuklardan.
Elinde ne altın ne de saray vardı.
Koltuğunun altında tek bir kitap,
Divan-ı Hikmet vardı.
Kalbi ve Ahlakı güzelleştirmek için,
Bozkıra seslendi o gür sesiyle,
Ahmet Yesevi.
Başka bir derviş kapı kapı dolaştı.
Bir değneği,
Bir hırkası vardı.
“Gönül yapmaya geldim.” dedi.
Başka biri dağlarda yürüdü.
Başka biri bir tekkenin avlusunda,
insana, insanı anlattı.
Hacı Bektaş’ın nefesi,
Anadolu’nun taşlarına sindi.
Ahi Evran çarşıya çıktı.
Dedi ki:
Emeğin Hakkı vardır.
Bir ustanın elindeki çekiç yalnız demire vurmazdı.
Bir toplumun ahlakını döverdi.
Bir esnaf tezgâhının başında yalnız mal satmazdı.
Güven satardı.
Komşuluk satardı.
Dayanışma satardı.
İnsanlık satardı.
Kırşehir,
1 Nisan 1261
Kara Hain bir gün.
Ve Moğollar geldi bu su şehrine.
Öyle kolay değil bu şehri geçmek.
Direniş var Yurt için.
Önde Ahi Evran ve Türkmenler,
vuruştular son nefeslerine kadar.
Ahi Evran ve direnen Türkmenler,
Kılıçlarla parçalanarak öldürüldüler.
Kılıçözü direniş oldu, kan aktı,
Kızılırmak’a doğru.
Ve Ahilik miras kaldı, bu bozkırın şehrine.
Yunus yürüdü Anadolu yollarında.
Yunus’un dili köylünün yüreğine girdi.
Dili sade,
sözü derin,
yüreği genişti.
Sarayların anlayamayacağı,
bir cümle söyledi,
önce İnsan dedi.
5— KILIÇLARIN GÖLGESİNDE
Ama tarih,
her zaman dervişlerin sesiyle ilerlemedi.
Tahtlar kuruldu.
Vergiler kondu.
Ordular yürüdü.
Saraylar büyüdü.
Halkın sırtındaki yük ağırlaştı.
Tarlada saban vardı,
ama sofrada ekmek yoktu.
Çarşıda mal vardı,
ama yoksulun kesesinde para yoktu.
Saraylarda altın ve gösterişin sesi vardı.
köylü aç,
ocakta aş,
tandırda ekmek yoktu.
Ve bir gün,
Anadolu’nun sessizliği fay hattı gibi çatladı.
Baba İshak!
Dağların arasından bir ses yükseldi.
Yoksulların,
Köylülerin,
Ezilenlerin,
inancı ve inananların sesi.
Saray duydu.
Ordu duydu.
Anadolu duydu.
Kılıçlar çekildi.
Kan döküldü.
İnsanlar öldü.
Ama tarih şunu öğrendi:
Bir Halkın acısı susturulabilir;
ama Hafızası susturulamaz.
6— AYDIN OVASI
Ve sonra,
Aydın Ovası,
Adı unutulmadı.
Çünkü bazı ovalar sadece ova değildir.
Bazı topraklar üzerinde ölenlerin adını taşır.
Güneş vardı gökyüzünde, ateş topu gibi.
Zeytin ağaçları rüzgârla konuşuyordu.
Toprak ve Halk onu bekliyordu.
Börklüce Mustafa çıktı karşılarına.
Tek bir insan ne yapabilir diye sordular?
Arkasında Köylüler vardı.
Tarladan gelenler.
Dağdan gelenler.
Yoksul evlerden çıkanlar.
Ekmeğini bölüşenler.
Sonra Torlak Kemal geldi,
Gece karanlığında bir işaret fişeği gibi.
Köy köy dolaşan bir umut.
Bir kıvılcım, bir ateş.
Ve tarih yeniden sordu:
İnsan haksızlığa ne kadar dayanır?
Çelebi’nin orduları geldi.
Atların nalı, ovayı dövdü.
Kılıçlar parladı.
Köylüler ormanda gizli.
Yaktılar tüm ormanları.
Ağaçlar yanan insanların çığlıklarını dinledi.
Nehirler kan kızıl aktı.
Aydın Ovası kan gölüne döndü.
Börklüce Mustafa düştü.
Sonra Torlak Kemal.
Ve binlerce köylü düştü.
Düşen her bedenin içinden
bir ses yükseldi mavi gökyüzüne,
“İnsan nasıl yaşamalı?” diye.
Ve Şeyh Bedreddin…
Tarihin avucuna başka bir söz bıraktı.
Berrak bir su gibi.
Adalet ve Kardeşlik dedi.
İnsan, İnsanın kurdu değil, yoldaşı olmalıdır.
Saraylar bu sözlerden korktu.
Bazen bir kılıçtan daha keskindir adil bir soru.
Serez.
Bir çarşı,
Bir darağacı,
Ve bir adam.
Ve tarihin önünde susmayan bir fikir.
Şeyh Bedreddin yürüdü.
Arkasında bir çağ kaldı.
Önünde ölüm vardı.
Ama ölüm her zaman son değildir.
Bazen bir insan ölür, fikir yaşar.
Acılarını söğüt dallarına yaz.
Her köyde kesilen bir uzvun acısını yaz.
Her annenin gözyaşını yaz.
Her yetimin açlığını yaz.
Turnalar götürsün selamlarını gökyüzüne.
Nehirler kan kızıl aksa da,
unutma:
Su bir gün berraklaşır.
Toprak bir gün yeşerir.
Ve insan bir gün yeniden ayağa kalkar.
7— BEYLİKLER,
Sonra Anadolu yeniden parçalandı.
Beylikler kuruldu.
Kervanlar yürüdü.
Kaleler yükseldi.
Sınırlar değişti.
Küçük bir uç beylik,
ufkunda başka bir tarih başlattı.
Yanında savaşçılar vardı.
Dervişler vardı.
Ahiler vardı.
Gaziler vardı.
Köylüler vardı.
Ve bir devlet yavaş yavaş büyüdü.
Bursa.
Edirne.
İstanbul.
Sınırlar Anadolu’dan Balkanlara uzandı.
Ama her genişleyen toprakların içinde
bir de insan da vardı.
Ve insan,
her çağda aynı soruyu sordu,
Adalet nerede?
8— FETİH — FATİH’İN DESTANI
Bir çağın kapısında, bir hükümdar durdu,
Elinde kılıç değil, önce bir rüya vardı.
Yirmi bir yaşında bir şehri değil,
Tarihin yönünü değiştirmek istedi.
İstanbul nice hükümdarın düşünde, büyüttüğü bir şehirdi.
Surları taş, kaderi asırlık bir sırdı.
Boğaz’ın sularında dalgalar konuşurken,
Fatih’in gözlerinde fetih sabahı parlıyordu.
Hisarlar yükseldi göğe,
Toplar döküldü gecenin sessizliğinde.
Gemiler hazırlandı,
askerler saf tuttu,
Ve bir milletin arzusu,
Ufukta tek bir hedefe yürüdü.
Altın Boynuz sustu o gece,
Zincirler gerildi denizin üzerine.
Fakat imkânsız denen yolların,
Fatih’in zihninde başka bir adı vardı.
Gemiler karadan yürüdü…
Tarih şaşkınlıkla baktı bu yürüyüşe.
Tahtalar üzerinde değil yalnızca gemiler,
Bir çağ yürüyordu sanki geleceğe.
Ve 29 Mayıs sabahı,
bir gün genç bir hükümdar,
bir hayalin peşinden yürüdü.
Surların önünde yalnızca ordusuyla değil,
İnancıyla, aklıyla ve cesaretiyle durdu.
O gün bir şehir fethedildi;
Ama asıl fetih Tarihin kendisiydi.
29 Mayıs 1453
Bir şehir,
Bir hükümdar,
Bir millet,
Ve sonsuza uzanan bir tarih.
Güneş başka doğdu İstanbul’un üzerine.
Surların ardında bir çağ kapandı,
Kapıların önünde yeni bir çağ açıldı.
Konstantiniyye,
artık Osmanlı’nın başkentiydi.
Ve genç hükümdar,
Tarihin sayfalarına “Fatih” adıyla yazıldı.
Ve yüzyıllar sonra bile
Yedi tepe İstanbul’un taşları konuşulacaktı.
9— KERVANLAR VE YOLCULAR
İpek Yolu’nda kervanlar.
Hanlar dolu.
Kervansaraylarda geceler sabaha bağlandı.
Bir yolcu başka bir yolcuyla ekmeğini paylaştı.
Bir yolcu bir yabancının yarasını sardı.
Bir derviş bir çocuğun başını okşadı.
Bir usta bir çırağa mesleğini öğretti.
Çünkü medeniyet yalnız saray değildir.
Bir kapının yoksula açık olmasıdır.
Bir çeşmenin susayana akmasıdır.
Bir ustanın bilgisini kendisiyle birlikte,
mezara götürmemesidir.
Bir insan “başkasının acısını kendi acısı” saymasıdır.
10— İMPARATORLUĞUN AKŞAMI
Sonra.
Zaman ve hava değişti.
Dünyanın dengesi bozuldu.
Toplar konuştu.
Fabrikalar kuruldu.
Gemiler okyanusları geçti.
Haritalar bir daha yeniden çizildi.
Ve koca bir İmparatorluk,
yavaş yavaş ağırlaşan bir gövdeye dönüştü.
Mecalsiz,
ve Halsiz,
Bir Hasta adam çıkageldi.
Savaşlar geldi.
Topraklar gitti.
Göçler başladı.
Köyler boşaldı.
Anneler çocuklarını yollara verdi.
Kimini yıldızlar.
Kimini ay sakladı bağrında.
Rumeli’den Anadolu’ya uzun yollar yüründü.
Kafkaslardan yeni acılar geldi.
Balkanlardan yeni yaralar.
Sefalet ve açlık
Ağaç kabuklarını kemirdiler yol boyu.
Ölüler yollarda kaldı kimsesiz.
Ve Katliamlar.
Boğazlandılar güpegündüz yoksul köylüleri.
Arap çöllerinden başka hikâyeler.
Anadolu her gelenin yarasını sardı.
11— ÇANAKKALE’NİN RÜZGÂRI
Yıl 1914.
Emperyalizm Dünya’yı ateşe verdi.
Topraklar titredi.
Gençler ateşe atıldılar,
ve bir daha dönmediler evlerine.
Çanakkale’de deniz sustu.
Toprak konuştu.
Siperler gökyüzüne kadar yükseldi.
Elde yok,
Avuçta yok,
Karavana dersen bir tas hoşaf,
ve kuru bir ekmek.
Uğruna aç ölmek de vardı Memleket için.
Bir Mehmet yanındaki Mehmet’e
ekmeğini böldü.
“Mevzubahis Vatansa gerisi Teferruattı!”
Ve öyle de oldu.
Biri Karadeniz’dendi.
Biri Kırşehir’den.
Biri Diyarbakır’dan.
Biri İzmir’den.
Biri Halep’ten.
Biri Balkanlardan.
Biri Rumeli’den.
Biri Kafkaslar’dan.
Aynı siperin içinde aynı toprağa baktılar.
Aynı yere gömüldüler koyun koyuna.
Ve ölüm insanları bir anda eşitledi.
Bir mektup yazıldı gözleri yaşlı,
Kimisi yarım kaldı.
Bir annenin adı dudakta kaldı.
Bir nişanlının yüzü hafızada kaldı.
Bir çocuğun,
“Babam ne zaman gelecek?”
sorusu havada öylece asılı kaldı.
12— İŞGAL
1914’te savaş indi Anadolu’ya,
Çanakkale’de dalgalar sustu,
Bir gece çöktüler memleketin üstüne,
ay sustu,
yıldızlar çekildi daha uzaklara.
Sokaklarda yabancı çizmelerin sesi,
İstanbul’un taşları bile ürperdi,
15 Mayıs 1919
Öğle saatleri,
Konak Meydanı,
İzmir’in denizi karardı bir an.
İşgalcilere ilk ve kararlı tek kurşun.
Gazeteci Hasan Tahsin.
(gerçek adı: Osman Nevres)
Tek kurşunun sesi sardı tüm Anadoluyu.
Anadolu’nun bağrında uyandı eski bir isyan.
Öfke ve büyüdü cesaret.
Patlamaya hazır bir Volkan gibi.
13— MİLLİ KURTULUŞ SAVAŞI.
Ve sonra bir Vapur kalktı,
İstanbul’dan Samsun’a doğru.
Karadeniz’in dalgalarıyla boğuştu,
teslim etmedi yolcusunu Bandırma Vapuru.
19 Mayıs 1919’da bir güneş doğdu, Samsun’dan Anadolu’ya umut olan.
Sonra birikmiş lavlar bir Volkan gibi patladı.
Yalnız cephelerde değil,
evlerde,
köylerde,
yollarda,
dağlarda…
Ve bir millet, kendi varlığı için ayağa kalktı.
Mustafa Kemal’in bir ordusu yoktu;
ardında Anadolu vardı.
Köylüsüyle,
işçisiyle,
kadınıyla,
çocuğuyla,
yaşlısıyla,
gençliğiyle…
Her biri başka bir yerden geldi,
ama aynı vatanın aynı ateşinde birleşti.
Kurtuluş Savaşı bir milletin
kendi kaderine sahip çıkışının
uzun ve ağır adı oldu.
Adları bilinenler vardı.
Adsız kalanlar vardı.
Cephede savaşanlar vardı.
Cepheye mermi taşıyanlar vardı.
Bir çocuğun başını okşayıp
son ekmeğini verenler vardı.
Tarih onların hepsine aynı sayfayı açtı.
Sakarya
Su değildi yalnız.
Bir milletin dayanma çizgisi.
Bir ordunun geri dönmeme yemini.
Bir halkın,
“Buradan ötesi yok” dediği yer.
Günler geçti.
Geceler geçti.
Toprak titredi.
Atlar yoruldu.
İnsanlar yoruldu.
Ama umut yorulmadı.
Ve sonunda Anadolu’nun ufkunda
yeni bir sabah belirdi.
İzmir’e doğru bir yürüyüş başladı.
Dağlar aşıldı.
Ovalar geçildi.
Yollar ayak izleriyle doldu.
Ve işgalin karanlığı çekildi.
Bir halk kendi kaderini yeniden eline aldı.
Kuvâ-yi Milliye!
Düzenli ordulardan önce vardı;
halkın yüreğinde kurulan bir direnişti.
Kimi atıyla geldi.
Kimi kağnısıyla.
Kimi elinde tüfeğiyle.
Kimi yalnız cesaretiyle.
Dağ başlarında nöbet tuttular.
Köy yollarında silah taşıdılar.
Bir avuç insan, koca bir karanlığa karşı
“Buradayız” dedi.
Ve o söz
Anadolu’nun dört yanına yayıldı.
Bir milleti sustu sandılar,
Ne bilsinler,
Küller altında kor vardı.
Saçlarında kınalar,
önlerinde Mustafa Kemal vardı.
Güneş ses verdi Samsun’dan.
Amasya’da büyüdü ses.
Erzurum’da yankı,
Sivas’ta çığlık oldu, sardı Anadolu’yu.
Ankara’da yükseldi nefes.
Ve gün geldi, zincir kırıldı,
Ufuklarda zafer şafağı.
Bir millet yeniden doğruldu,
Tek yürek oldu Anadolu, tek el.
Sakarya’da geceyi yardı,
Dumlupınar’da şafak söktü.
Ve Kocatepe’de bir Aslan kükredi sanki:
“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz, ileri!”
komutu tüm ovayı sardı.
Ve tarih yeniden yazıldı.
Ortalık toz duman.
Sesler birbirine karıştı.
Esaretin zinciri kırıldı.
Ama bu kez yalnız ordular değil,
Halk yürüdü.
Köylü yürüdü.
Kadın yürüdü.
Çocuk yürüdü.
Yaşlı yürüdü.
Ve hep bir ağızdan haykırdılar.
“Ya istiklal, ya ölüm.”
“Geldikleri gibi gidecekler.”
Demirci ocağından ateş çıktı.
Köy odalarından kararlar çıktı.
Dağlardan silah sesleri yükseldi.
Ve bir isim Anadolu’nun karanlığında
giderek daha çok duyuldu:
Bir insanın adıydı önce.
Sonra bir çağrının.
Sonra bir yürüyüşün.
Ve Samsun’dan yükselen ses
Ankara’ya doğru uzanan
bir umuda dönüştü.
“Yaşa Mustafa Kemal Paşa, yaşa,
adın yazılacak mücevher taşa.”
14— CUMHURİYET
23 Ekim 1923
Bir geceydi…
Bir ülke küllerinden yeniden yükseliyordu.
Her taşında bir bekleyiş,
her evinde bir umut vardı.
Ve sonra bir söz düştü gecenin kalbine:
Cumhuriyet,
Öyle sıradan bir söz değildi bu,
bir milletin kendi kaderine
kendi elleriyle attığı imzaydı.
Artık gökyüzünde başkasının buyruğu değil,
halkın kendi iradesi yankılanacaktı.
Çocukların yüzünde adı konmamış yarınlar,
annelerin gözlerinde yeni umutlar vardı.
Toprağın altında yatanların sessizliği,
yaşayanların yüreğinde bir yemine dönüştü:
Cumhuriyet, bir bayrak gibi yükseldi göğe,
bir türkü gibi yayıldı bozkıra,
bir çocuğun ilk adımı gibi
ürkek ama kararlı…
Ve tarih, o gece sayfasını çevirdi.
Bir millet, kendi adını kendi elleriyle yazdı.
29 Ekim’di
ve gece, artık eskisi gibi gece değildi.
Çünkü bir ülkenin kalbinde
özgürlüğün ışığı yanıyordu.
Yeni bir söz söylendi Cumhuriyet.
Saltanat kaldırıldı.
Bir yönetim biçiminden daha fazlasıydı,
insanların zihninde yeni bir başlangıçtı.
Küllerinden bir ülke kurma çabasıydı.
Okullar açıldı.
Yeni harfler geldi.
Kadınlar kamusal hayatta
daha görünür hâle geldi.
Çocuklara gelecek anlatıldı.
Fabrikalar kuruldu.
Demiryolları uzandı.
Köylerden şehirlerin ışıklarına
uzanan bir yol başladı.
Ama yol hiçbir zaman bitmedi.
Çünkü cumhuriyet yalnız bir ilan tarihi değil,
her gün yeniden yaşatılması gereken
bir sorumluluktur.
15— BUGÜN
Ve şimdi…
Sen!
Bu şiiri okuyan sen,
Bütün bu tarih senin de omuzlarında.
Orhun’un taşından bugünün asfaltına kadar
uzanan yolun bir ucunda sen de varsın.
Börklüce’nin meydanında yankılanan soru
bugün de var.
Yunus’un gönül sözü bugün de var.
Ahi Evran’ın emeğe verdiği değer
bugün de var.
Hacı Bektaş’ın insana bakışı
bugün de var.
Bedreddin’in adalet arayışı
bugün de var.
Çanakkale’nin yoksunluğu
bugün de var.
Millî Mücadele’nin dayanışması
bugün de var.
Korkma!
Ama korkusuzluğu öfkeyle karıştırma.
Güçlü ol!
Ama gücünü başkasını ezmek için kullanma.
Konuş!
Ama sözünün altında insan ezme.
Diren!
Ama direncini nefretle besleme.
Çünkü bizim binlerce yıllık yolumuz
yalnız kılıçtan geçmedi.
Sözden geçti.
Gönülden geçti.
Emekten geçti.
Adaletten geçti.
Dayanışmadan geçti.
16— GÖK VE TOPRAK
Bir gün Orhun taşlarının önüne
yeniden gideceksin.
Belki bedeninle değil, zihninle.
Taşa dokunacaksın.
Ve taş sana diyecek:
“Beni oku!”
Okuyacaksın.
Sonra
Dede Korkut’un kopuzunu duyacaksın.
Bir dervişin ayak sesini.
Bir ahi dükkânının çekiç sesini.
Yunus’un sessizliğini.
Hacı Bektaş’ın gönül kapısını.
Aydın Ovası’nın rüzgârını.
Serez’in soğuk taşlarını.
Çanakkale’nin siperlerini.
Sakarya’nın suyunu.
İzmir’in denizini.
Ve hepsi aynı şeyi söyleyecek:
Unutma!
Unutma!
Tarih övünmek için değil yalnız.
Tarih hesaplaşmak için de değil yalnız.
Tarih anlamak içindir.
Kim neden yürüdü?
Kim neden sustu?
Kim neden direndi?
Kim neden öldü?
Kim ne bıraktı?
Ve biz onlardan ne öğrendik?
17— TURNALAR
Acılarını söğüt dallarına yaz.
Turnalar götürsün selamını.
Bir selam adı bilinmeyenlere.
Bir selam mezarı bulunmayanlara.
Bir selam Tarih kitaplarına girmeyenlere.
Bir selam sabahın erken saatinde
tarlasına giden köylüye.
Bir selam fabrikada vardiyaya giren işçiye.
Bir selam çocuğunu okula gönderen anneye.
Bir selam kitabın başında
geleceğini arayan öğrenciye.
Bir selam tüm Emeği geçenlere.
18— GÜNEŞ
Nehirler kan kızıl aksa da
Aydın Ovası’na doğru,
kavrulsa da vuruşanlar,
ağaçların feryatları ortasında,
onlar Güneş’e döndüler yüzlerini.
Yıldızlara binip gittiler sonsuzluğa.
Ama arkalarında bir ışık bıraktılar.
O ışık bizim yüzümüzde.
Sen de dön yüzünü Güneş’e!
Ama önce toprağa bak.
Toprağın altında kimlerin yattığını unutma.
Sonra göğe bak.
Gökyüzünün altında
kimlerin yaşadığını unutma.
Sonra aynaya bak.
Ve kendine sor:
“Ben bu uzun yürüyüşün neresindeyim?”
19— TAŞTAN BUGÜNE
Çünkü tarih tahttan ibaret değildir.
Tarih köylünün sabanıdır.
İşçinin çekicidir.
Ananın duasıdır.
Çocuğun gülüşüdür.
Askerin siperidir.
Dervişin nefesidir.
Âlimin kitabıdır.
Aşığın sazıdır.
Kervanın yoludur.
Göçmenin gözyaşıdır.
Ve halkın bitmeyen yürüyüşüdür.
Bin yıl önce bir taş konuştu.
Bin yıl önce bir bozkırda özgürlük arandı.
Bugün de her insan onur arıyor.
Yüzyıllar önce bir derviş “gönül” dedi.
Bugün başka bir insan adalet diyor.
Bugün başka bir insan soruyor.
Ve tarih yeniden başlıyor.
20— SON SÖZ
Sen geç bakalım,
Kıldan ince,
Kılıçtan keskin
asırların köprüsünden!
Ama arkanda bıraktığın izlere bak.
Bir yanında Orhun taşları.
Bir yanında Aydın Ovası.
Bir yanında Serez’in gölgesi.
Bir yanında İstiklal Harbi.
Bir yanında Çanakkale’nin rüzgârı.
Bir yanında Sakarya’nın suyu.
Bir yanında İzmir’in ufku.
Önünde gelecek.
Arkanda binlerce yıl.
Ve sen tam ortasında bir insan.
Gözyaşların söndürmez ateşleri.
Kör bıçakla kesilse de her köyde bir uzvun,
yüreğinde kopsa da fırtınalar,
acılarını söğüt dallarına yaz!
Turnalar götürsün selamını
çağların ötesine.
Nehirler kan kızıl aksa da yürü!
Toprak ayaklarının altında titresе de
yürü!
Ağaçlar feryat etse de yürü!
Çünkü sen tek başına değilsin.
Arkanda taş var.
Toprak var.
Söz var.
Türkü var.
Gönül var.
Emek var.
Ve binlerce yıldır ölmeyen bir halkın
hafızası var.
Öyleyse sen de KORKMA.
Güneş’e dön yüzünü.
Yıldızlara bak.
Ve bir gün,
çok uzak bir gelecekte,
belki sen bu topraklarda yürürken
bir taş bulacaksın.
Elini taşın üzerine koyacak.
Rüzgâr esecek.
Bir turna geçecek gökyüzünden.
Ve taş sana diyecek:
“Sen kimsin?”
Sen cevap vereceksin:
“Ben senden önce yaşayanların,
yarım bıraktığı şarkının devamıyım” diye.
Bazı bedenler Toprağa düşer.
Bazı Şehirler yanar.
Bazı Çağlar kapanır.
Ama,
Halkın Hafızasına düşen hakikat ölmez.
Ve insan Güneşe yürüdükçe
Tarih’te yürümeye devam eder.
O zaman,
Sen de durma, yürü.
Çünkü yol uzun.
Çünkü gökyüzü büyük.
Çünkü daha söylenecek türküler var.
Çünkü güneş hâlâ doğuyor.
Ve yürüyüş devam ediyor..!


