Hocamızın çocukluk yılları, dini değerlerden uzaklaşmayı murat edinmiş bir zihniyetin işin başında olduğu yıllara denk düşer yani meşhur tabirle “Allah” demenin yasak olduğu yıllar. Bu yıllarda eğitim tamamen masonik kadroların elindedir.
Milli Şef Dönemi olarak bilinen bu yılların halkın belleğindeki karşılığı yasaklı yıllardır. Kuran okumak, Allah ve Peygamberden söz etmek, dini değerlere atıfta bulunmak, ezanı asli hüviyetiyle okumak, kısacası dini hatırlatan her şey yasaktır!
Bu yılların birinde 1955 yılında vefat eden büyük dedem Hacı Derviş, başında sarıkla jandarmalara yakalanınca sarığı boynuna dolandırıldıktan sonra yerde leş gibi sürüklenerek cezalandırılır. Milli Şef Dönemi denince aklıma gelen ilk anekdot budur. Dine ve dini değerlere sahip çıkan hemen herkes bir şekilde cezalandırılmıştır bu yıllarda.
Dindar kesime o kadar büyük kıyımlar yapılmış ki musalladaki cenazeyi kaldıracak hoca kalmamış memlekette. Bu yılları merak edenler, yalan diyenler sadece o yıllarda yaşamış büyüklerimizin hatıralarını okusunlar yeter. Başka hiçbir bilgiye, belgeye gerek yok. Sözünü ettiğimiz yıllar da öyle uzun yıllar, asırlar falan değil 1930 ile 1940’lı, 1950’li yılların arasından söz ediyoruz.
Düşünebiliyor musunuz 1923 yılında bir devrim yapılıyor ve 1950’li yıllara varmadan memlekette cenaze kaldıracak hoca bırakılmıyor, hepsi bir şekilde hallediliyor!
Peki, bütün bu hocalara ne oldu, nereye gittiler, nasıl birden bire sırra kadem bastılar derseniz doğrusu merak-ı muciptir. Burada hayatına konuk olduğumuz Hasan Tahsin Hocamız işte o günleri birebir yaşayan bir tarihtir, bir tanıktır ve hala hayattadır.
Hocamızın ilkokul yılları bu baskı ve dayatma zorbalıkları arasında geçer. Dinden, dini eğitimden, Arapça’dan, İslamiyet’ten, İslami değerlerden söz etmek suçtur. 1946 yılında, Adalet Partisi’nin hükümeti devralmasına kadar bu korku ve baskı yılları azami şekilde devam eder.
Küçük Hasan ilkokul beşinci sınıfa geçtiğinde babası bir gün eve koynunda bir Elifba Cüzü ile gelir. Babasının korkarak eve getirdiği o Elifba cüzü küçük Hasan için artık yeni bir başlangıcın miladı olur. Çünkü o günlerde tedrisat tamamen Latincedir ve İslami usuller ile yapılan eğitimin her türlüsü yasaktır. Ancak Küçük Hasan girilmesi yasak olan mayınlı tarlaya merak sarmış fıtrat avcısı bir çocuktur. Fıtratının sesini dinlemekten asla vazgeçmez ve merak sardığı o dünyanın kapısı kendisine bir Elif-Ba cüzü ile açılır.
Evet, yasaklar ne kadar şiddetli olursa olsun dinin sahibi Allah’tır ve O, Musaları, zalim Firavunların sarayında yetiştirmeye muktedirdir. Hicr Suresi dokuzuncu ayeti kerimede geçen “Kuran’ı biz indirdik, onu biz koruyacağız!” ifadesi bunun delilli-ispatlı belgesidir.
O günler için meydanlarda bir Firavun aramak belki abesle iştigaldir ama medreseler, tekkeler, zaviyeler kapatılmış, ilim-irfan ehli zevât derdest edilerek toplumsal hayatın dışına itilmiş, ellerinde maarife dair ne kadar müktesebat varsa ya yakılmış, ya da Bulgar-Yunan ecnebisine hurda kâğıt adı altında satılarak imha edilmiştir. Bunlar olurken yaşanan travmaları tüm boyutlarıyla ortaya koymak mümkün değildir ama bir Elifba cüzünün korkuyla eve sokulması yaşanan bu travmaların en anlaşılır net bir fotoğrafıdır.
Babasının teşvik ve desteğiyle, minarelerden Allahüekber nidaları yerine “Tanrı uludur, Tanrı uludur!” seslerinin yükseldiği bir akşam vakti mahallelerinde oturan Bekir Hoca’nın kapısını çalarlar. Bekir Hoca, Küçük Hasan için bir Darü’l-Erkâm evi olur. Burada, Elif-Bâ ile başlayan Kuran mesaisi o gün bugündür devam etmektedir ve Küçük Hasan o gün bugündür minberden inmeyen bir hatip gibi hala tebliğ ve telkin hizmetlerine devam etmektedir. Piyasada ismini sıkça duyduğumuz Feyzü’l-Kurân Meali’nin müellifi. Ancak tek farkla o artık Küçük Hasan değil, ilim yolculuğunun zirvesine çıkmış bir âlimdir. Nam-ı meşhur Prof. Dr. Hasan Tahsin Feyizli. Hocamızın hoşgörüsüne sığınarak kendisini kısaca Feyizli Hoca olarak analım. Rabbim ilminden- irfanından istifade edenlerden eylesin.
EĞİTİM HAYATI
Feyizli Hoca eğitimine memleketi Kırşehir’de başlar. İlk ve ortaokulu burada devlet okulunda Latince okur. Beşinci sınıfa kadarki İslami eğitimi ailesinden aldığı bilgilere dayanmaktadır. Beşinci sınıfta İslami Usulde eğitim almaya başlar.
İlk hocası, kapı komşuları Bekir Hoca olur. Kuran-ı Kerim’i ondan öğrenir. Çok çalışkan, başarılı, gayretkeş bir talebedir Feyizli Hoca. Gece gündüz demeden yaz kış Bekir Hoca’nın kapısını çalar. Bir aile dostuymuş gibi birbirlerine gidip gelirler. Kâh o gider, kâh hoca gelir derken epey mesafe alırlar. Öğrenmek zaman içinde onda bir aşk haline dönüşür. Hep öğrenmek ister Feyizli Hoca.
İlkokuldan sonra Mustafa Koçluk Hoca'nın yanında hafızlığa başlar. Hafızlığa devam ettiği sırada 1946 yılının Ramazanı ayında dönemin Kırşehir Ağır Ceza Reisi Kurra Hafız Nazım Akyüz'ün öğrencileri tabi tuttuğu bir sınavda başarılı olunca kendisinden iki yıl kadar talim, tecvid ve tashih-i huruf dersleri alır. Emsile, Bina, Maksud ve Avamil gibi Arapça dilbilgisi derslerini de avukat ve Kırşehir milletvekili âlim Müfit Kurutluoğlu'ndan okur.
1950, 1951 yıllarında müftü olmak niyetiyle İstanbul'a gider. On bir sene Gönenli Mehmet Efendi ile Ermenekli Saffet Efendi başta olmak üzere çeşitli hocalardan dersler alır. 1951 yılında kayıt olduğu İmam Hatip Okulu'ndan 1959 yılında mezun olur. 1960 yılında İstanbul Sanat Okulu Elektrik bölümünün fark derslerini vererek mesleki Sanat Okulunun diplomasını alır. 1960 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne girer. 1963 yılında buradan mezun olur.
Onbir yıl süren lise ve üniversite tahsili sırasında birçok hocadan istifade eder. Bunların arasında isimleri sıkça duyulanların başında Celalettin Ökten Hoca, Ali Rıza Sağman, Ömer Nasuhi Bilmen, Ahmed Davudoğlu, Mahir İz, Nihat Sami Banarlı, Tahir Alangu, Zekai Konrapa, Gönenli Mehmet Efendi ve Ermenekli Saffet Efendi gelmektedir:
Hocamızın eğitim hayatında altı çizilecek önemli bir noktada dil eğitimidir. Dile çok önem verir. Haftada üç gün İstanbul Fransız Konsolosluğu'na giderek Fransızca öğrenir. Hocamız sadece Arapça ve İslami ilimlerle iktifa eden biri değildir. Çok yönlü bir okuma ve öğrenme kapasitesine sahiptir. Hem doğuyu, hem de batıyı bilme derdinde bir ilim talebesidir.
Ondaki ilim öğrenme aşkı dönemin şartları göz önünde bulundurularak büyük bir fedakârlık örneğiyle karşılaşırız. Allahüekber yerine “Tanrı uludur, Tanrı uludur!” seslerinin yükseldiği bir zaman diliminde değil hafız olmak, hafız olmayı aklından geçirmek bile bir çılgınlıkken o hem Arapçaya, hem İslami ilimlere, hem de hafızlığa göz diker. Yetmez bir de Fransızca öğrenir. O günlere vurguda bulunduğu bir röportajında şöyle der:
“Kurân okumayı öğrendiğim sırada hafızlığa merak sardım. Çok meraklıydım, her şeyi öğrenmek istiyordum. Hafızlığı bir an önce bitirmek için gece-gündüz çalışıyordum. Gece saat üç civarında yataktan çıkardım. Yazın şartlar kolaydı ama kışın Kırşehir'e çok kar yağardı. Evde akşamleyin soba bir defa yanar, gece boyunca onunla idare edilirdi. Gece ibrikteki suyla evin dışında abdest alırdım. Şikâyet anlamında söylemiyorum ama o kadar soğuktu ki eve girerken kapının kolunu tuttuğumda soğuktan parmaklarım yapışacak gibi olurdu. İçeriye girer girmez yorganı kendime sarar, gaz lambasının ışığında sabah namazına kadar ezber yapardım.”-
DEVAM EDECEK…