Kırşehir'de yazıyor olmak

Kırşehir'de yazmak, bazı ilkel olgularla derinlemesine mücadele vermek anlamına geliyor. Toplumsallaşma, siyasallaşma ve halk kavramları üzerine vurguladığım savlar, çoğu akıllarda kabul görmemekte.


Hangi konuda olursa olsun, yazarken hiç bir zaman tedirgin değilim. Aklım ve vicdanım arasındaki düşünce sokaklarında üşüdüğüm, korktuğum olmadı. Ne kadar çok yazıyorsam, o kadar Kırşehir toplumuna ait olduğum hissettim. Bu yüzden yazarken, bir Allah'ın aptalı kapımı zorlayacak diye düşünmedim. Veya siyasetin, bürokratın yüzü gülsün diye taklalar atmadım.
Bazen şehrin en merkezi yerinde ayak üzeri duruyorum. Sağıma bakıyorum müthiş rahatlık içinde bir iktidar, soluma bakıyorum sanmayın mağdur, müthiş rahatlık içinde bir muhalefet. İktidar halkı sömürüyor diyen muhalifler de, şiddetle örgüt kaynaklarını ve yoldaşlarını sömürüyor. Hani o çok istediğim siyasallaşmanın ve ahlakın gereklerini hayata geçirebileceğin ideal bir taraf yok. Ne yana dönsen aynı sömürü, ne yana dönsen aynı düzen; bu kravatlılar ordusuyla düzeni dizayn etmek bilmem nasıl mümkün?
80 ihtilalının artıklarıyla dürüst bir toplumu inşa etmek neredeyse imkansız. Bazen iktidarın ve muhalefetin çelişkilerini yazmaktan da sıkılıyorum. Ülkenin dört bir yanında; aç, susuz, kimsesiz, ölüm kusan bir halk varken, kirlenmiş siyasetin neferliğini yapmakta sadece yalaka ve tek kullanımlık tiplere kalıyor. Yalaka basına mesela; taklacı yazara, satılmış politikacıya, iliklerine dek soyunmuş bürokrata. Yağmalama, soygun, torpil, makam takası, sömürünün bütün kuvveti şiddetle hayata geçiriliyor.
Düzen size göre bunu gerektirebilir. Yinede hayatın hiç bir alanında; hırsızlık, ezme, zor kullanma, hakir görme, yalakalık yapma, soyma; adil ve kabul edilir bir şey değildir. Ömürlerinin hiç tükenmeyeceğini düşünenlerin genetik hastalığıdır bu daha çok.
Yukarıdan aşağıya doğru açıkladığım görüşlerle, Kırşehir'de, böylesine çürümüşlükle kimliğini ısrarla, öyle çok öne çıkanlar var ki; vicdansızlıkları, hırsızlıkları, başarısızlıkları, ahlaksızlıkları ve satılmışlıklarıyla toplum nezdinde hep dile getirilmekteler. Bu kişileri bazen bir köşe başında görüyorum, yahut bir kamu kurumunda, veya bir toplumda. Baksanız, adam papuçlarını partlatmış, lacivert takım, boğazında ipekten kravat, hiç bir şey olmamış gibi arsızca gülebiliyor, bir siyaseti, bir toplumu temsil edebiliyor.
Böyle bir çürümüşlükte düşünüyorum. Neyini yazacaksın bunların? Neyine yalakalık yapacaksın? Kişiliğinde kendine adam olamamış bu uğursuzların neyine kahramanlık yapacaksın?
Hem kimsiniz ki siz; aşım mısınız, ekmeğim misiniz, toprağım, suyum, ağacım mısınız.. Anam mısınız, babam mı, haşa yaradanım mısınız? Canınız cehenneme!...