KENDİNDE KALABİLMEK!

İnsan bazen en büyük haksızlığı kendine yapıyor. Üstelik bunu, iyi bir insan olmaya çalıştığını sanarak...

Kimse kırılmasın diye susuyor, ortam bozulmasın diye içine atıyor, kaybetmemek için kendi isteklerinden vazgeçiyor. Sonra bir gün dönüp arkasına baktığında, kaybetmekten en çok korktuğu şeyin aslında kendisi olduğunu fark ediyor. Ben de bunu geç öğrendim. Uzun süre "Boş ver, idare edeyim." dedim. Biraz ben alttan alayım, biraz ben anlayış göstereyim diye diye kendi sesimi duymamaya başlamışım. Oysa insan en çok, kendine yabancılaştığında yoruluyor. Kendine değer vermek çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Kimi bunu kibir sanıyor, kimi bencillik. Oysa mesele kendini başkalarının önüne koymak değil; kendini de en az onlar kadar önemseyebilmek. Gerektiğinde "Hayır." diyebilmek, yorulduğunu söyleyebilmek, canının yandığını inkâr etmemek... Bazen bunun farkına küçük olaylarla varıyoruz. Gece yarısı herkes seni rahatça arayabiliyor ama sen bir gün "Bugün konuşacak hâlim yok." dediğinde kırılıyorlarsa, belki de sorun senin değişmen değildir. İnsanlar seni hep ulaşılabilir sanmıştır. Çünkü sen de bugüne kadar onlara bunu göstermişsindir. İnsanlar çoğu zaman bize, bizim çizdiğimiz sınırlar kadar yaklaşır. Elbette herkes o sınırlara saygı duyacak diye bir kural yok. Ama biz hiç sınır koymazsak, saygı görmeyi beklemek de gerçekçi olmaz. Sürekli fedakârlık yaptığımızda, bir süre sonra bu fedakârlık takdir edilmez; beklentiye dönüşür. Sessiz kaldıkça da sessizliğimiz karakterimiz sanılır. Hayatımıza giren herkes kalacak diye bir söz verilmedi bize. Kimi gelir, iz bırakır. Kimi gelir, ders olur. Kimi de sessizce çıkar hayatımızdan. Bunu değiştiremeyiz. Ama bir gerçek var ki, ömrümüz boyunca bizimle kalacak tek kişi yine kendimiziz. Belki de bu yüzden en sağlam ilişkiyi önce kendimizle kurmalıyız.

Aynaya baktığımızda gördüğümüz insana haksızlık etmeden yaşamayı öğrenmeliyiz. Çünkü insan, kendini ihmal ederek kimseyi gerçekten mutlu edemiyor. Tam da burada, insanın kontrol edemeyeceği başka bir gerçek çıkıyor karşısına: Nasip. "Nasip, hiçbir zaman yanlış adrese gitmez." sözü bana hep huzur vermiştir. Bugün elinde tuttuğun bir meyveyi düşün. Daha küçücük bir tohumken başlayan yolculuğu vardı. Toprakla buluştu, yağmuru bekledi, güneşi gördü, büyüdü. Dalından koptu, belki şehirler aştı, birçok el değiştirdi ve sonunda sana ulaştı. Hayat da bazen böyledir. Sana ait olan; gecikebilir, dolambaçlı yollardan geçebilir, hatta hiç gelmeyecekmiş gibi hissettirebilir. O bekleyişte insan sabırsızlanır. "Biraz daha taviz verirsem belki olur.", "Biraz daha susarsam belki kalır." diye düşünür. İşte en büyük yanılgı da burada başlar. Çünkü bazen elde etmeye çalışırken, en çok kendimizi kaybederiz. Yanlış anlaşılmasın... Elbette emek vermeden hiçbir şey olmaz. Hayat, oturduğumuz yerden önümüze serilmez. Ama emek vermekle kendinden vazgeçmek aynı şey değildir. Bir insanın sevgisini kazanmak uğruna kişiliğinden vazgeçmek, bir kapıyı açık tutabilmek için onurunu incitmek ya da sırf biri gitmesin diye kendini eksiltmek; bunların hiçbiri çaba değil, tükeniştir. Çünkü sana ait olan, yol ne kadar uzun olursa olsun, sonunda seni bulmanın bir yolunu bulur. Sana ait olmayanı ise ne kadar sıkı tutarsan tut, avuçlarının arasından kayıp gider. Ben artık şuna inanıyorum: Birini kaybetmemek için kendinden vazgeçersen, sonunda hem onu hem de kendini kaybetme ihtimalin büyür. Ama kendinde kalmayı başarırsan, kim giderse gitsin eksilmezsin. Çünkü insanın gerçek gücü, başkalarının gözünde değerli görünmekte değil, kendi gözünde değerini koruyabilmektedir. Belki de hayatın bize öğretmeye çalıştığı en önemli ders budur: Mesele, herkesi hayatında tutabilmek değildir. Mesele, biri giderken kendini de onunla birlikte göndermemektir. İnsan kendinde kalmayı öğrendiğinde, kaybettiklerinin yasını elbette tutar; ama artık kendini kaybetmez. Belki de bu satırları yazarken yaşadığım Kırşehir'in bana öğrettiği en güzel şeylerden biri de bu. Kırşehir, küçücük ama yüreği büyük, sıcacık bir şehir.

İnsanların birbirini tanıdığı, selamın eksik olmadığı, aynı sokaklarda aynı yüzlerle defalarca karşılaştığın bir şehir.

Böyle yerlerde bazen "Hayır." demek daha zor gelir. Kimseyi üzmemek için kendimizden biraz daha verir, biraz daha susar, biraz daha idare ederiz. Ama zaman bana şunu gösterdi: İnsanın yaşadığı şehrin büyüklüğü değil, yüreğinde kendine ayırdığı yer önemlidir. İster Kırşehir'in sakin sokaklarında yürü, ister dünyanın en kalabalık caddelerinde... Kendinden uzaklaştıktan sonra hiçbir yer insana huzur vermez. Kendinde kalmayı başardığında ise Kırşehir'in o sakin sokakları da, dünyanın en kalabalık caddeleri de insana aynı huzuru fısıldar.

Ve bana göre asıl huzur da tam burada başlar. İnsan, başkalarını kaybetmekten korkmadan önce kendini kaybetmemeyi öğrendiğinde gerçekten yaşamaya başlar. Çünkü insanın kendine verebileceği en büyük değer, her şeye rağmen kendinde kalabilmektir.