KALBE DOKUNANLAR

Geçenlerde bir şiir yazayım diye heveslendim.

Ama öyle kolay olmuyormuş…

Düz yazı gibi değil.

Kelimelerle boğuştum resmen.

Birini yakaladım, öteki kaçtı; birini yerleştirdim, öbürü darıldı. Pes ettim.

O an anladım ki bazı sözler istenince değil, gelince yazılıyor.

İnsan bazen anlatmak ister ama kelimeler gelmez;

bazen de susmak ister, kelimeler taşar.

Demek ki mesele çok hissetmek değilmiş,

hissi taşıyacak kelimeyi bulabilmekmiş.

Her duygu kendine layık bir söz bekliyormuş meğer.

Her babayiğidin harcı değilmiş.

Dedim ki kendi kendime: “Bu iş gerçekten başka bir yetenek…”

Şairlere ve yazarlara duyduğum saygı o an ikiye katlandı.

Onlara bakınca insan hayret ediyor.

Nasıl oluyor da biz yıllardır içimizde taşıyıp da tarif edemediğimiz bir duyguyu, bir tek dizeyle özetleyiveriyorlar?

Biz bir kelimeyi yerleştiremiyoruz, onlar bir kelimeyle bir ömrü deviriyor.

Belki de bu yüzden bazı cümleler yıllarca aklımızda kalır.

Nerede duyduğumuzu unuturuz ama

içimizde bıraktığı yeri unutamayız.

Çünkü o söz, bir anlığına da olsa

bizim yerimize hissetmiştir.

Ben mesela kendimden biliyorum; dertliysem sözler resmen beni anlatıyor gibi gelir,

tam tersi neşeliyken de yine kendimi bulurum dizelerde.

Hangi ruha bürünsem, sanki onların kelimeleri çoktan hazır bekliyordur.

Belki de bu yüzden şairin kalemi, insanın kalp atışıyla aynı ritimde çalışır.

Mesela Neşet Ertaş’ın sesi…

Sazın ucunda değil de sanki kalbin kıyısında titreşir.

“Gönül Dağı” der, birden içimizde yıllardır dokunulmayan bir yer sızlar.

İnsan o an anlar ki bazı türküler dinlenmez, yaşanır.

Sanki herkes susar da gönül konuşur.

Ustalar kelimeyi seçmez; kelime, ustaya gönüllü gelir gibi.

Şair dediğin bazen bir yağmurun kokusundan bir hayat anlatır.

Bazen bir elvedanın sessizliğinden bir roman çıkarır.

Biz görmeden yürürüz, o görerek geçer aramızdan.

Aynı sokağı adımlarsın, hiçbir şey yok sanırsın;

oysa bir pencerenin perdesinde yarım kalmış bir hikâye,

kaldırım taşında yorgun bir hayat vardır.

Şair onları eğilip alır,

biz ise üstünden geçip gideriz.

Bir de duyguların kendini saklama huyu vardır…

İnsan yaşarken fark etmez ama bir şarkının ortasında birden ışığa tutulmuş kelebek gibi kalakalır.

Bir söz, yıllardır adını koyamadığın bir yaraya gelir yerleşir.

İşte o an insan kendine kızmaz artık.

“Demek mesele benim anlatamamam değilmiş,” der,

“henüz doğru sözle karşılaşmamışım.”

Bir ezgi, gecenin içini ikiye böler de sen hâlâ anlamazsın neye dokunduğunu.

Ustalar bunu bilir.

Sözün derinliğini, müziğin gücünü, duygunun sızısını…

Kimisi gözünden yaş akarken yazar, kimisi tebessüm ederken.

Ama ne olursa olsun, kalem hep kalpten emir alır.

Akıl yolu tarif eder belki

ama kalp duracağı yeri bilir.

O yüzden gerçek sözler planlı değil,

sahici olur.

“Ah yalan dünya…” diyen bir ustanın ardından,

insan hayatın ne kadar kısa bir türkü olduğunu fark eder.

Bir başka şair “aşklar da yorgun düştü artık” der,

biz o cümlede kendi ayak izimizi buluruz.

Nazım bir sevdayı denizlere yayar,

Cemal Süreya bir bakıştan şehir kurar,

Aşık Mahzuni bir isyanı sazına yükler…

Hepsi farklıdır ama hepsinin ortak bir yanı vardır:

Hiçbiri yüksek sesle bağırmaz;

ama söyledikleri sessizce içimize yerleşir.

Duyguyu olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi anlatırlar.

Belki de şarkı sözü yazanlar, şairler, ozanlar…

Bizim gizli yerlerimize ışık tutan gönül ustalarıdır.

Biz susarken onlar konuşur,

biz içlenirken onlar dile getirir.

Belki de bu yüzden bazı insanları değil,

bazı sözleri özleriz.

Çünkü o sözler, en yalnız anımızda

yanımızda durmuştur.

Ve işte bu yüzden bazı şarkılar sadece dinlenmez;

biz o şarkılardan geçeriz.

Bazı dizeler sadece okunmaz;

kalbimizde bir yere yerleşir.

Kimi sözler dillerde dolaşır,

kimi sözler gönülde konaklar.

Bir ustanın elinden çıktıysa,

ömrümüzün bir yerine mutlaka dokunur.

Ne demişler…

Söz biter, şarkı susar ama ustaların bıraktığı iz kalır.

Biz de o izlerin peşinde yürümeye devam ederiz.