KAHVECİ

Belediye otobüsünde hep aynı yere oturuyordu. Durakta otobüse bindiğimde her sabah onu, dörtlü koltuğun pencere kenarında görüyordum. Birkaç yıldır pürdikkat onu izliyorum. Otobüste kartı okuttuktan sonra ilk onunla göz göze geliyorum. Şoförden sonra ilk ona günaydın diyorum…

Aylarca, hattâ yıllarca yalnızca birkaç kelime konuşmuşluğumuz var. Yakın zamana kadar ne iş yaptığını bile bilmiyordum. Taa ki Eski Buğday Pazarı civarında yer alan pasajdaki kahvenin önünden geçene kadar; beni tanıdı, merhabalaştık tekrar. O kahvehaneyi işletiyormuş anlaşılan. Sabahın ilk ışığında kahvehaneyi açıp çayı demliyordu. Akşamın karanlığı çökmeden aynı otobüsle evine gidiyordu. Otobüsten inerken halkı selâmlamayı ihmal etmiyordu; beni ve huysuz ihtiyarı… Bazen yanına oturuyordum. Simit fırınından sıcacık simit almadan önce aynı durakta iniyorduk, yani Eski Buğday Pazarında. Nasılsın, derdik en fazla birbirimize, iyiyim, çok şükür, sonrasında hayırlı işler temennâsı… Bu kadardı konuşmamız. Ama sanki yılların dostuymuşuz gibi davranırdık birbirimize. Hâlbuki ne ben onun adını biliyordum, ne de o benim adımı… Bir sabah yine yanına oturdum, ilk kez sordum; abi işler nasıl, diye. İşten çok ne var ki! Dedi; kahve tıka basa dolu, milletin eli boş. O yüzden işler iyi. O kahveyle dört çocuk okuttum, Dördü de meslek sahibi oldu.

Yıllardır en fazla konuşmamız bu oldu… Sonrasında yine günaydın, yine hayırlı işler, yine halkı selâmlamalar. Hep böyle devam ediyor.

Kelimeler çok olsa ne yazar ki! Çok konuşsak ne olur ki! Ben onu tanımak istediğim kadar tanıyorum, o da beni muhtemelen. Yaşadığımız yerde, küçücük dünyamızda, iletişim sorunları çok ve boş konuşmaktan kaynaklanmıyor mudur? Aynı dili konuştuğumuz halde birbirimizi anlayabiliyor muyuz? Sessizliğin sesini dinliyor muyuz? Çoğu zaman bir müziğin tınısından bihaberiz. Kuru gürültü daha çok hoşumuza gidiyor. Kalabalıkların olduğu yerler en çok hoşumuza giden mekânlar oluyor. Ancak iç dünyasından habersiziz arkadaşımızın.

O kahveciyle belki de çokça vakit geçirdiğim insanlardan daha iyi anlaşıyorum. Daha samimiyim onunla, adı meçhul kahveciyle. Birkaç kelime, selâmlaşma ve hatır sorma faslı. Bu kadarı yetiyor…

Yolum düşer belki, bir çayını içerim.

*

Saklı Kalan Şiirler köşemizin bu haftaki ilk misafiri Âsaf Hâlet Çelebi:

TAHTADAN YAPTIĞIM

tahtadan yaptığım adam ne yemek yiyor

ne konuşmak biliyor

kaskatı gözlerle

görünmez yerlere bakıyor

tahtadan yaptığım adam

hatırlıyor ki

bir zaman

nefes alan

ince ince yaprakları vardı

toprağı iştiha ile yiyen

liften

ince ince ağızları vardı

tahtadan yaptığım adam

ağaçtan uzaklaştı

ve insana yaklaştı

yazık ki

ne insan oldu

ne ağaç

**

İkinci şiirimiz Mehmet Nuri Gençosman’a ait, yıl 1969:

GÖNLÜMDEKİ KIŞ

İçim ıssız bir diyar, hayat yorgun bir akış,

Ölen hâtıralarda soldu bir eski nakış;

Dinsin başımda derken tipiler, fırtınalar

Sardı ak saçlariyle gönlümü bir karakış.

Susmuş şakıyan diller, çağlamaz çağlıyanlar,

Tüketmiş gözyaşını yar diye ağlıyanlar;

Nerde o her güzele gönlünü bağlıyanlar

Âşıkların gözünde hâlâ o hasta bakış.

Benim de ateşimi sarsın şu beyaz küller,

Kaç hazan artığıdır içimde solan güller,

Ey sonsuz ayrılıkla öksüz kalan gönüller!

Sevda gene o ateş, hicran gene o yakış.

Yasların ak rengidir başıma yağan karlar,

Eriyip damla damla tâ kalbime akarlar;

Hicrana yâr olanlar beyaz çelenk takarlar,

Sardı ak saçlariyle gönlümü bir karakış.