İSPANYA’DAN TÜRKİYE’YE DONKİŞOT’LA…

Prof. Dr. İlhami Çetin’in 28.3.1998 günlü Cumhuriyet Gazetesi Olaylar ve Görüşler sayfasında “Doğumunun 450. Yılında Don Kişot’un Yazarı Cervantes” başlıklı bir yazısını kesip saklamışım. Kitaplığımı karıştırırken karşıma çıktı. Güzel bir rastlantı oldu. Çünkü kızım Başak ile damadım Levent de İspanya-Portekiz gezisinden yeni dönmüşlerdi. Elbette boş gelmemişler bana resimde gördüğünüz Don Kişot’un bir heykelciğini, Portekiz’in Şarap Bölgesi Alentejano üzümlerinden üretilen Tapada Das Lebres şarabını bir de bu yöreyi anlatan İngilizce-Portekizce çift dille basılmış “Alentejo Portugal, e week abroad” kitabını alıp armağan etmişlerdi. Bu vesileyle bu hafta sizlere severek okuyup başucu kitabı yaptığım Don Kişot ile yazarı Cervantes’ten söz ederken evlatlarıma da teşekkürümü yineliyorum. Böylelikle kütüphanemde binlerce kitabın arasında Marx-Lenin büstü ile Don Kişot-Sanço Pansa heykelciği de yerini almış oldu.

Kısaca Cervantes dediğimiz Miguel de Cervantes Saavedra bundan 478 yıl önce 29 Eylül 1547 günü İspanya’nın başkenti Madrid’in yaklaşık 30 km doğusunda bulunan Alcala de Henares kentinde doğmuş ve dünya yazın tarihine Don Kişot’un yazarı olarak geçmiştir.

“Savaş ve savaşımla geçen uzun yıllardan sonra Cervantes, ancak yaşamının son bölümünde dehasının büyüklüğünü kanıtlayan yapıtlar yaratabildi. (…) Cervantes’in büyük bir dünya klasiği ve ilk modern roman olan başyapıtı Don Kişot (Fransızca okunuşudur) doğrusu Don Quijote’dir. ‘Don’ bay, bey demektir. Sevilla hapishanesinde yazılmaya başlandı. 1605’te yazarı 57 yaşındayken yayımlandı ve derhal olağanüstü bir başarı, en iyi satılan kitap oldu…” Bugün Wikipedia’ya göre Miguel de Cervantes'in ölümsüz yapıtı Don Kişot (1605, 1615), 80'den çok dile çevrilmiş olup, dünya genelinde yaklaşık 500 milyon adet satıldığı sanılan en çok çevrilen ve basılan kitaplardan biridir. İncil'den sonra en çok dile çevrilen kitap olarak da kabul edilmektedir.

Neydi bu inanılmaz, eşsiz başarının gizemi? Bu soruyu Çetin şöyle yanıtlar: “Yazar ve düşünürlere karşı yeterince hoşgörünün gösterilmediği, anlatım ve düşünce özgürlüğünün sınırlandığı devirlerde kurulu düzenleri eleştirmek çok kez ölümü göze almak demek olduğu halde, yazar bir şövalyenin serüvenlerini anlatır gibi görünerek kahramanlarını resim yapar gibi gerçeklikle betimleyerek toplumu ve çağını derinliğine ve özgün bir biçimde eleştirebilmektedir. Hedef politika, kilise ve yazın çevreleri özellikle usdışılıktır. Yapıt bir Rönesans ürünü, okuyucularda uyandırdığı yankı matbaanın olağanüstü etkinliğinin bir kanıtı. Oysa Osmanlı toplumu o devirde hem Rönesans’tan hem de matbaadan habersiz yaşamaktadır. Onun için İnebahtı’da bozguna uğramıştır, fakat bu tanıyı koymaktan çok uzaktır…”

Yazar Don Kişot’un özünde özgün bir yöntemle insanları uyarmayı, eğitmeyi, aydınlatmayı amaçladığını sürükleyici ve şaşırtıcı olaylarla insanlar görünürde eğlendirilmekte, bu yoldan yeni düşünceler uslara taşınmakta ve yerleştirilmektedir deyip Cervantes’in yöntemini ülkemiz için şöyle önerir: “Ulusumuzun Rönesansı yaşamamış, matbaadan ve çağdaş eğitimden yüzyıllarca yoksun bırakılmış olması nedeniyle okuma alışkanlığının , sorgulama, düşünme, eleştirme ve görece anlama yeteneğinin yeterince gelişmemiş olduğu ülkemizde, Cervantes yöntemine göre yazılacak kitaplar büyük yarar sağlayabilir. Bu bakımlardan Cervantes, ülkemizde daha fazla okunmalı ve incelenmeli, insanlarımızı uyandırmada ve aydınlatmada etkin bir araç olarak kullanılmalıdır.”

Cervantes’in sayrılığından ve yapıtlarını yetiştirememekten dolayı korkarak beklediği ölüm, kendisini altmış dokuz yaşında iken 22 Nisan 1616 bulmuş ve naaşı bir manastıra gömülse de buradaki gömütünün yeri bilinmemektedir.

Sosyal Yayınlarında çıkan Bertan Onaran çevirisi 2 cilt toplam 1019 sayfalık Don Quijote romanını (İstanbul, 1992) en az iki kez okudum. Hâlâ fırsat buldukça ya da gerek gördükçe açıp bakmaktayım. Her okumada değişik hazlar alırım. İlk okumamda romanı bitirdiğimde sanki bir dostumu yitirmişim gibi ölen Don Kişot’un ardından gözyaşlarına boğulmuş, soluğum kesilmiş, bir süre kendime gelememiştim.

Don Kişot toprak varsılı bir soylu beydir. Yılın büyük bölümünde iş yapmayıp boş zaman bulduğundan kendini şövalye kitaplarına verir. Okuduğu kitaplardaki karmaşık tümceler onun özel ilgisini çeker, günden güne hiç uyumayıp habire okuduğundan beyni sulanıp aklı başından gider. Sabah akşam demeden, uyku durak bilmeden bir insan bir şeyin üstüne bu denli giderse n’olur. Don Kişot’un yaptığı olur: “Zihni çoktan karmakarışık olduğu için, sonunda, bir çılgının düşünebileceği en garip şey geldi aklına. Devletin iyiliği ve kendi kişisel ünü için, gezginci şövalye olmaktan; silahlarını kuşanıp atına atlamaktan ve her türlü haksızlığı onararak, kendisine ölümsüz bir ün sağlayacak tehlikelere atılarak dünyayı dolaşmaktan başka bir şey yapamayacağına inandı…” (s.20)

Artık serüven başlamıştır. Kendine bir ad seçip şövalye giysileri uydurur. Çok eskiden hayal meyal gördüğü köylü kızını düşsel bir sevgili Tobosolu Dulcinea yapar. Yengilerini adayacağı kadını bellidir. Kendine sadık yol arkadaşı saf köylü Sanço Pansa’yı da bulunca serüvene atılmak için eksiği kalmamıştır.

Romanın yazarı Cervantes’in kendini romanın yazarı olarak değil, yalnızca bir “çevirmeni” olarak göstermeyi yeğlemesinin nedeni “Don Kişot yalnızca anlatılan değil, her çağda yeniden yazılan bir metindir.” diyebilir miyiz? Öyle olunca Don Kişot’un yel değirmenleri, aslında zamanın ruhuna göre değişen metaforlar haline gelmiştir: 17. yüzyıl için şövalye romanları; 20. yüzyıl için ideolojik ütopyalar; 21. yüzyıl içinse dijital imgeler ve sanal gündemler… Her çağın Don Kişot’u vardır ve her çağın yel değirmenleri farklıdır. Sorun şudur: Bu yel değirmenlerini görenler mi delidir, yoksa onları hiç görmeyenler mi? (Umut Dağıstan, https://daktilo1984.com/yazilar/kitap-yorum-deliligin-degisen-yuzu-don-kisotun-algilanma-hikayesi).

Ne mutlu kendi yel değirmenlerine savaş açanlara! Hoş geldin benim Don Kişot heykelciğim İspanya’dan Türkiye’ye!..