İçimiz kan ağlarken!..
Her gün şehit haberleri alıyoruz. Her gün birkaç eve şehit ateşi düşüyor.
Ne zamana kadar bu kan dökülecek?
İşte hafta sonunda Kırşehir olarak bir evladımızı daha şehit verdik. Gözyaşları ile son yolculuğuna uğurladık.
Bitti mi, daha Kırşehirli şehidimizi toprağa vermeden, yenileri eklendi. Her gün üç-dört polis ve askerimizi şehit veriyoruz.
Bu nereye kadar böyle devam edecek?
Bu kadar büyük rant, yalan, talan, pazarlık varken ne bu kan ne durur, ne de bu millet rahat eder.
Şehit cenazelerine bakıyor, yüreğimiz yanıyor.
"Türk milletinin birliği bozulmasın, vatan bölünmesin, bayrak inmesin" diye can veren babanın evladı.
Yetim kalan evlatların “baba, baba” diyen gözyaşlarıyla birlikte yürek yakan sesleri hala gözlerimizin önünde.
Vatanını seven, ülkesini seven, herkes bu acıları yüreğinde hissediyor ve en hüznü yaşıyor.
“Çözüm sürecini” bombalar, silahlar yığma olarak değerlendirenlerin yaptıklarını her gün görüyoruz. Neredeyse bazı ilçelerin, şehirlerin yollarını, evlerini bombalarla donatmışlar.
Çözüm sürecinde iki yıllık gelinen noktada eşkıya dağdan şehre inmiş. Şimdi güvenlik güçlerimiz aylardır şehre inen teröristlerle, onların yerleştirdikleri bombaları temizlemekle uğraşıyor. Tabi uğraşırken de her gün asker ve polisimizi şehit veriyoruz.
Evet, Türkiye, bölgesinde bir “huzur” adasıydı, kan gölüne döndü!..
Suriye, Irak, Lübnan, Libya, Yemen, Pakistan ve Afganistan’daki terör saldırılarını, patlamaları dehşet içinde izlerken, şimdi biz, dehşetin ortasında kaldık!..
Terörün 31 yıllık kanlı bir geçmişi var!..
Bu süreçte 40 bin kişi hayatını kaybetti…
Bunun yaklaşık 10 bini asker, polis, köy korucusu olan güvenlik görevlileri…
Binlerce ana, baba, eş, kardeş gözyaşı döktü, çocuklar yetim büyüdü…
Şimdi ülkenin Güneydoğusundaki bazı ilçelerde adeta bir savaş var!..
İlçelerdeki manzaraların Suriye’den ne farkı var ki?
Her gün ikişer üçer şehit geliyor, siviller de hayatını kaybediyor…
Peki, bütün bu olanların hesabını kim verecek?
Evet, bir yandan içimiz yanıyor, bir yandan geleceğimizden endişe eder hale geldik.
Ne olacak?
Bu ülkeyi idare edenler terörün kökünü kazımakta kararlı olduklarını açıklaya dursunlar, Meclis’te olup da hala teröristleri destekleyenler olduğu sürece nasıl başarılı olacaklar sorusu insanların kafasını kurcalıyor.
Gerçekten yazık bu ülkeye?
Türkiye böyle bir tabloyu hak etmiyor.
Yazık günah bu ülkeye.
Siyasi görüşünüz, etnik kökeniniz ne olursa olsun, inancı ne olursa olsun hepimizin terörü lanetlemesi lazım.
Türkiye'nin hak etmediği bir tabloyu Türkiye'ye zorla dayatmaya hiç kimsenin gücü yetmez.
Yazık günah değil mi bu ülkeye?
Beraberce bu ülkede huzur içinde yaşarken, ne derdimiz var ki?
Neden gencecik, fidan gibi çocuklarımız teröre kurban gitsinler?
Biz bunu hak etmiyoruz. Biz, güzel ve huzur içinde yaşayacağımız bir ülke istiyoruz. Elbette görüş farklılıklarımız olabilir. Ama dayatmayı terör noktasına taşımak hangi vicdanın kabul edebileceği bir şeydir. Terörü bitirme noktasında herkes elini taşın altına koymalı ve buna bir son vermelidir.
“Analar ağlamasın” diyorsak, bu lafta kalmamalı. Bu konuda herkes eteğindeki taşı döküp ortak çaba harcamalıdırlar.
Terör bir insanlık suçudur. Teröre karşı hepimizin onurlu ve dik bir duruş sergilemesi lazım. Bedel ödenecekse bu ülkede yaşayan herkes bu bedeli ödemeye hazır. Yeter ki bu ülkeden acı ve gözyaşını silelim.
Yazık günah!
Vatanımız için gözlerini kırpmadan canlarını feda eden aziz şehitlerimizi bir kez daha rahmet ve minnetle anarken, terörü yapanları, destek verenleri lanetliyoruz.
***
Diyet borcum!
Malumunuz bendeniz 2015 yılının son ayında, yani Aralık ayının 21. Günü evimin önündeki merdivenden ayağım kayınca kolumu kırmıştım.
Bir aydan fazla bir zamandır kolum, kanadım kırık kırık gazeteye gidip geliyorum.
Allah kimsenin başına vermesin çok zormuş.
Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin…
Çok şükür evim var, arabam var, çocuklarım var, mutlu bir yuvam var. Ama insan sağlığı yerinde olmayınca hiçbir şeyin tadı ve değeri yok.
Evimin önünde arabam var, pazara gidemiyorum, hastaneyi gidip gelemiyorum, onun bunun gözüne bakıyorum beni götürüp getirse diye…
Yani arabam var, tek kolla kullanamıyorum. Sağ olsun bizim gazetenin sahibi Murat beni evime götürüp getiriyor, hastaneye, doktora götürüp getiriyor. Ama arabayla acil bir yeri gidip gelmem gerektiğinde onun bunun gözüne bakıyorum.
Pencereden bakıyorum, konu komşuya bakıyorum, acaba pazara götürüp getireyim diyen olur mu, diye… yok… Yok…
Dedim ya Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin.
Sonunda baktım bir ay sonra tek kolumla kimseden fayda yok, aldım arabanın anahtarını bindim arabaya, yavaş yavaş hem pazara gittim, hem de markete çocuklarımla…
Kolum kırılmadan önce çocuklarımı okula arabamla ben götürüyordum, sağ olsun birkaç gün komşularım götürdü, baktım olacak gibi değil servise yazdırmak durumunda kaldım komşularım kızsa da…
Evet, kolum kırık olduğu için şu kış mevsiminde mont giyemiyorum. Sırtıma geçirip, tek kolla, bazen sağa sola kayarak idare ediyorum. Pantolon giyemiyorum, eşofman giyiyorum, bazı muzir arkadaşlar “Salih pijamayla toplantıya, işe gidip geliyor!” diye benimle kafa bulmuyorlar değil hani…
Geçtiğimiz günlerde giydiğim eşofmanın lastiği gevşek olunca bizim matbaanın babası “Yüksel Usta” bana takıldı, “donun düşmüş!” dedi. Ben de lastiğinin gevşek olduğunu söyleyince şöyle bir lastiği sıktırarak bağladı.
Ya sen misin ona lastiği sıktırarak bağlatan?
Şimdi bizim Yüksel Usta gelene gidene anlatıyor:
“Ya bizim Başkan Salih uçkurunu bize çektiriyor!” diye…
Ya işte böyle Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin.
Bir kez eşofmanımızın lastiğini sıkılaştıran Yüksel Usta, şimdi her gün benim başıma kakıp duruyor.
Ne yapayım ben?
Ben bu diyeti nasıl ödeyeceğim.
Hani Ömer Seyfettin’in bir hikâyesi var “Diyet” diye…
“Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba. Ben olmasam şimdi çolak kalacaktın” diyen Hacı Kasap’ın sözlerini içine sindiremeyen Koca Ali, cevap vermemiş, acı acı gülümsemiş, kızarmış, sararmış ve birden bilediği satırların en büyüğünü kaparak sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koymuş ve kolunu kopartarak önüne atmış ve “Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi!” demiş.
İşte bizimkisi de böyle…
Yüksel Usta şimdi bizim uçkur lastiğini çekti diye bizim ona olan diyet borcumuzu nasıl ödeyeceğim onu düşünüyorum.
Şimdi canım sıkılıyor, nasıl öderim diye düşünüyorum. Ona ziyafet çekeyim diyorum kabul etmiyor. Ne yapayım “gel ben de senin donunu çekeyim” diyorum, kabul etmiyor “benim kolum tutuyor, kimseye çektirmem!” diyor.
Bizim Yüksel Usta, hanımının çocuklarının yanında olması nedeniyle aylardır bekâr hayatı yaşadığını biliyorum. “Canıma tak etti yalnızlık. At yok, avrat yok!” diyen Yüksel Ustaya “Gel seni everelim” diyorum.
O da “Olur, gidelim İstanbul’a şu evlenme programlarına çıkartayım, sen de bu yakışıklılık varken, mutlaka 5-10 talibin çıkar. Seç birini al gel!” diyorum, onu da kabul etmiyor.
Evet, ben bu diyeti nasıl ödeyeceğim diye düşünüyorum, illaki onun da kolu kırılacak ki, ben de onun uçkurunu çekerek diyet borcumuzu ödeyeceğiz.
İstemem ama bunu yerine getirmem için öyle olması gerekiyor.
Hayırlısı diyet borcum var, yerine getirmem için beklemekten başka elimden başka bir şey gelmiyor.
***
Gülelim-Düşünelim
Bekçi
Devlet bir gün geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olacak, 500 TL maaşla, bir bekçi işe almaya karar verir.
Bir süre sonra düşünülür;
“Peki talimatlar olmadan bekçi işini nasıl yapacak?”
Bir plânlama birimi kurulur ve plânlamayı yapmak üzere, 750’şer TL maaşla, iki kişi işe alınır.
Bir süre sonra…
“İşleri yapıp yapmadıklarını nasıl kontrol edeceğiz?’’ diye düşünülerek, 1.000’er TL maaşla, iki denetmen işe alınır, biri denetim yapar diğeri raporları yazar.
Bir süre sonra…
“Bunların maaşları hesaplanıp nasıl ödenecek?” diye tartışılır ve 1.500’er TL maaşla, bir mali müşavir, bir kâtip, bir de istatikçi işe alınır.
Bir süre sonra…
“Peki bunlardan kim sorumlu olacak?” diye düşünülür ve 5.000 TL maaşlı bir müdür ve 3.000’er TL maaşla iki de müdür yardımcısı işe alınır.
Bir süre sonra…
Ülkede ekonomik kriz çıkar ve bütçedeki masrafları kısmak için bekçi işten çıkartılır!!!
***
Sevdiğim bir söz
“Hiçbir zaman hata yapmamış olan, hiçbir zaman yeni bir şey denememiştir.”
Albert Einstein