Orta Anadolu'nun orta büyüklükteki ilçelerinden birinde duruşmadan çıktık. Yakınanlar, tutuklu sanıklar, tutuksuzlar, tanıklar dinlendi. Savcı-iki tarafin avukatları derken duruşma epey sürdü.
Yorgun argın bir durumda adliyeden ayrıldım. Arabama doğru yürüyorum. Davanın üç sanığı var. Biri firar, biri tutuklu, biri de tutuksuz. O'da benimle çıktı adliye binasından.
"Avukatım ben de sizinle gelebilir miyim?"
Bir an için düşündüm. Bu adam eski sabıkalı hırsız. İl merkezine giderken ya yolda beni de soyarsa ne olacak. Avukatıyım, savunmasını yapıyorum diğer sanıklarla beraber. Ama belli olmaz.
Dokuz civarında sabıkası var. Tümü hırsızlıktan. Riski göze aldım.
Ön yolcu koltuğuna oturdu.
Radyoda hafif bir müzik.
Hırsızın adı "Masum"!
"Masum doğru söyle bakalım büyük baş hayvanların çalınması olayı nasıl oldu. Avukat-müvekkil ilişkisi burada kalır. İki tosunla iki ineği nasıl salabildiniz?"
- Masum, dalgın vaziyette. Arabadaki kasetleri gözden geçirdi.
Soruma yanıt vermek istemiyor. Konuyu değiştirme eğiliminde.
"Daha çok Mahzûni'nin kasetleri var. Ben de çok severim Mahzûni'yi? Baba türkücüdür. Tutuklular, hükümlüler Mahzûni'ye bayılırlar.
"O'nun sesinde Anadolu kültürü dile gelir. Cehalet yıkılır. Atatürk şahlanır. Adalet, dürüstlük cesaret ayağa kalkar. O Anadolu'nun kültür artezyenidir. Mahzûni'yi seven adam hırsızlık yapar mı? Adam iki tosun ve iki ineği sizin için mi kazandı? Yazık değil mi?"
"Bak avukatım, ben bu olaya karışmadım. Onun için de tutuksuzum. Biri kaçmış biri içeride. Onların çalıp çalmadığını da bilmiyorum. İkisini de tanınım. Eski arkadaşlarım olurlar. İkisiyle de birçok olayımız oldu."
"Birkaçını anlat bakalım."
"O uzun hikâye. Kitaplar yazsan bitmez."
"En ilginç hırsızlığını anlat. Bu inek ve tosun olayını?"
"Bak avukatım ben büyükbaşmış, küçükbaşmış, at, öküz, inek, sığır, koyun, keçi bilmem. Bunları çalmak çok zor iş, nakliyesi zor, indirmesi bindirmesi. Kamyon bulacaksın, yardımcı bulacaksın.
Uzun iş. Benim hırsızlığım efendice olur kimseyi fazla zahmete, eziyete sokmam."
"Nasıl yani"?
"Benim işim cepten cebedir. Hem kolay olur hem de paraya çevirme zorluğu yoktur. Direk kullanırsın. Kim uğraşacak hayvan hırsızlığıyla. Öyle teyp meyp, beyaz eşya filan da bilmem. Benimki cepten cebedir."
"Yani sen biraz daha profesyonelsin, öyle mi?"
"Yakalanma imkânı da zordur. İz bırakmazsın. Büyük şehir hırsızlığıdır, buralarda olmaz."
"Anlat bakalım bunlardan birini, şöyle en ilginci olsun."
"Hepsi ilginçtir cepten cebe hırsızlığın ama anlatayım: Bir gün İstanbul'da Sultanahmet Parkı'ndayım. Bir turist kafilesi geldi. İçlerinden biri yaşlıca bunu kestirdim. Bu tip adamlar hem paralı olur hem de yorgun, bıkkın. Kolay soyulurlar. Baktım el çantası dolgun. Adamı epey süre izledim. Neden sonra kafile camileri, Yerebatan Sarayı'nı, Ayasofya'yı gezerken adam, kaynamış mısır alıp yemeye başladı. Bilek çantasını çıkarıp oturur vaziyette kucağına koydu. Hem mısırı yiyor hem de bir yerlere bakıyordu. Fırsatı yakalamıştım. Arka taraftan yaklaştım. Adamın ruhu bile duymadan yağdan kıl çeker gibi çantayı yürüttüm." Oradan toz oldum. Vapurla derhal karşıya geçip izimi kaybettirdim. Ümraniye'de kalıyorduk. Eve vardım. Çantanın dökümünü yaptım. Tam yirmi beş bin sterlin var.
Dünya kadar para, sevincimden uçuyorum. İlk kez böyle yüklü bir avı yakalamıştım."
"Peki adamın kimlikleri, banka cüzdanları, pasaportu, özel not-lar, adres defteri filan ne olacak. Turist adam bunların yenisini nasıl çıkaracak yoluna, gezisine nasıl devam edecek. Bunları hiç düşünmedin mi? Sonra bunlar senin bir işine yaramaz. O'nun için önemli ama senin için beş para etmez."
"Bak avukatım işte bu iş hırsızlığın şerefine uymaz. Bizim hırsızlık mesleğinde buna ihanet denir. Yani özel evraklar atılıp yakılmaz."
"Peki ne yaparsınız bunları?"
"Onları en yakın karakolun bahçesine geceleyin, yakalanmadan atarız. Polis bunları toplar, alır, sahibinin milliyeti neyse oranın konsolosluğuna gider teslim eder. Adam zaten çoktan oraya başvur-muştur. Bu işi temizinden böyle hallederiz."
"Sen adının anlamını biliyor musun? Ne demektir masum?"
"Ceza evinde öğrenmiştim. Sözlükten. Suçsuz, günahsız demektir."
"Ama sicilin bozuk, dokuz tane sabıkan var. Onuncusundan yargılanmaktasın."
"Ben, bundan sonra hırsızlığı bıraktım. Rahat ol, avukatım."
Kırşehir'e yağmur bindiriyordu. Hırsız, İngiliz turistten yürüttüğü çantada bulunan lüks bir dolmakalemi bana hediye etmek istedi.
"Ben, onu bir hukukçu olarak alamam da, taşıyamam da. Sağ ol!"
"Olsun avukatım ben bunu şerefimle aldım!"
Nisan-2003