Gurbet ellerde nafaka arayanlar


Gurbet ele çıkmayı kim ister ki?
Ama ne yaparsın ki geçim derdi var. İş ve aş derdi var. Ben hiçbir Kırşehirlinin isteyerek Kırşehir’den ana yurdu, baba ocağından gideceğini sanmıyorum.
Bugün yaban illerde yaşanmış bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kale duvarı gibi iri yarı barbata adam, eşinin pişirdiği yağsız höşmerime döşendi. Arkasından cellat geliyormuş gibi yiyordu. Alacaklı olanlar bu yemeği de elimden alırlar diye büyük sıkıntı içerisindeydi.
Nedendir bilinmez, höşmerim içerisine biraz da balbalı pekmezi karıştırmıştı. Evlerinde pekmez bulunmazdı. Onu da kadim dostu Aşık Omar göndermişti. Karnını iyice doyurabilmek için ekmek kırıntısından pişirilmiş höşmerimi yufka ekmekle yiyordu. Yemek çok mu sıcaktı ne... Adam boncuk boncuk terliyor, kadife şalvarının cebinden çıkardığı mavi yağlıkla terini silmeye çalışıyordu.
Kaç gündür çocukları düzenli yemek yiyemiyorlardı. Çünkü evde un uçup kepek kaçıyordu. Kendisi yemek yemese de, kendinden yiyor, çoğu zaman aç geziyordu. Böyle evde beklemekle olmuyordu. Dokuz numara tırpanını omzuna aldı. Çevre köylere ekin biçmeye gidip, kazandığı paralarla borçlarını kapatacak, bir miktar da evine yiyecek alacaktı.
Evde halinden hiç anlamayan bir gudubet eş, sadece yemek saatlerinde gelen bayır turpu gibi kırmızı bir oğlan, her şeyi herkesten iyi bildiğini sanan dil ebesi bir kız…
Canından usanmıştı adam… Başına kalpağını taktı. Beline yünden örülmüş bir kuşak, ayağına da bir dolak bağladı. Keçi derisinden yapılmış dağarcığın içerisine yeni açılmış çökelek ile birkaç yufka ekmek koydu. Belki yolda acıkırsam safra bastırırım diyordu.
Soğuk kuyu lastiklerinin tabanları ikiye bölünmüştü. Başka da ayakkabısı yoktu. Onları ayaklarına taktı. Hiçbir söz söylemeden yola koyuldu. Yanında yıllardır hizmetini gören, iş görmekten beli yağırlıktan kurtulmayan kır zırığı ile üzerine çeşitli ipliklerle dikilen yamalı bir heybe vardı.
Çalıştığı yerlerde para vermezlerse, yerine zahire alacak, heybeye doldurup evine getirecekti.
Eşeğe yular dahi takmamıştı. Bağ yollarından geçti. Ana yoldan gitse yol uzayacak geceye kalacaktı. Bilmediği yerlere gittiği için tedbirli davranıyordu.
Uzun bir yol gitti. O yörenin ekinleri yeni yetişmişti. Gittiği yerde kimseyi tanımıyordu. Eşeğini tırmana sürdü. Çok acıkmıştı. Dağarcığını açtı. Biraz yeşil soğan, biraz çubuk ışkını, biraz da çökelek vardı dağarcığında. Kafasını sağa sola salladı. Gülümsedi. “Allah yokluğunu vermesin” diye mırıldandı. Kızgın güneş ne çabuk da ekşitmişti çökeleği... İki yufka ekmekle iyice karnını doyurdu. Heybenin diğer gözünden tahtadan yapılmış su kabını çıkardı. Kana kana içti. Bir oh çekti.
Hava kararıyordu. Köye girdi. Köye yabancı geldiğini sezen koca koyun köpekleri kudurmuş gibi üzerine geldiler. Hayvanlar öfkeden adamın boynuna sıçrıyorlardı. Eşek anırıyor, adam bağırıyor, sürekli yardım bekliyorlardı.
Demir kapılı avludan sakalı kısa kesilmiş, boynu pek kalın, gözlerinin üzeri etlenmiş omuzları geniş bir adam çıktı. Köpeklere bir azar vererek gitmelerini sağladı. Adam öyle bir beslenmişti ki, bilekleri insan baldırı kadardı. Bilmem merhametli miydi? Adamla eşeğini avluya aldı. Evinde misafir ederek, sabahın olmasını bekledi. Yorgunluktan bitap düşen barbata adam, öyle uykuya dalmıştı ki, birkaç kişinin uyandırması mümkün değildi.
Adam, eşi ve gelinine dilin dönmeyeceği yemekler hazırlatmış, adamın kalkmasını bekliyordu. Uykusunu alan barbata adam, doğruldu. Gözleri iyice şişmişti. Gözlerini ovdu. Ev sahibinin çağırması ile birlikte sofranın başına oturdular.
Yemeyi sanat edinmiş olan ev sahibi, bulgur pilavının üzerine parçalanarak konmuş kocaman bir horozu eline aldı. Bir anda horozu çenet kanat ederek parçaladı. Misafirine; “Haydi buyur bakalım!” diyerek ikramda bulundu. Barbata adam her ne kadar iri yarı yapılı ise de, böyle bir yemek görmemişti. Evindeki gudubet kadın ile çocukları adama tatlı ekmek yedirmediler. Küçükken kucağına, büyünce ocağına ettiler. Artık omzunda bir tırpanla ırgatlık yapmaya gitmişti. Böyle yemekler yese evinin yolunu şaşırır, alacaklılar derisini yüzerek davul yaparlardı.
Sakalı kısa kesilmiş olan tıknaz adam tırpanını aldı. Barbata adamla birlikte tarlasına gittiler. Şafak yeni sökmüştü. Yevmiye usulü çalışacaktı.
Tarlanın sahibi barbata adamı önüne kattı. Haydi bre aslanım!.. Vur ha! Vur. Barbata adamın koltuk altlarından terler boşalıyordu. Mal sahibi iyice kaşarlanmış, hamlığını gidermiş, sadece adamı kovalıyordu. Kuşluk vakti adamın eşi ve gelini bir leğen mercimekli bulgur pilavı getirdiler. Bu ara öğündü. Mal sahibi pilava döşendikçe, barbata adamın alnı terliyor, soluğu omzundan alıyordu. Tırpanla iyice cıllığını çıkarmıştı. Acaba akşam olur muydu? Yevmiyeden de vazgeçecekti. Böyle bir çalışma nerede görülmüştü?
Öğle olduğu vakit mal sahibi barbata adama hiç mola verdirmiyor, biçtikleri sapları yığın haline getirtmek istiyordu. Arkasından da dökülen sapları tırmıklatıyordu.
Orada rahat olan barbata adamın kır zırığı idi. Dökülen kelleleri kıpır kıpır yiyor, neşeden anırıyordu. Eğer barbata adamın işi bitse, mal sahibi eşeğinde anırmasını kesecekti. Kırmızı herif barbata adamı öyle yoğun çalıştırdı ki akşam gelmeden dibi boş kaya gibi devrildi. Ağzı köpürerek yere düşen barbata adamı eşeğine yüklediler. Düşmesin diyerek kalın bir halatla sardılar. Sakallı adam atının üzerine binmiş ara sıra elindeki kamçı ile barbata adamın eşeğini çırpıştırıyordu.
Avludan içeri girdiler. Yeni karanlık çökmüştü. Sakallı adamın eşi ve gelini ay ışığında barbata adamın eşeğe sarılı halini görünce fıkırdaşarak gülüşmeye başladılar.
Barbata adamı buğday kuyularının yanına yatırarak üzerine birkaç çul attılar. Adam yorgunluktan mı, yoksa sinirlerinin boşalmasından mı sürekli titriyordu. Adamı birkaç saat sonra uyandırdılar. Sakallı adam hiçbir şey söylemeden karnını doyurdu. Eline küçük bir harçlık vererek işine son verdi. Eğer adam akşamı edebilse kendisi isten ayrılacak veya kaçacaktı.
Sadece çalışmak için yaratılmış adamın gözlerinin içerisi gülüyordu. Bu ne iştah? Çalıştım diye neşeden kırılıyordu. Yine de merhametli olan mal sahibi barbata adamın eşeğinin heybesine biraz arpa koydu. Yiyeceği kadar da birkaç günlük yiyecek verdi. Evinden gönderdi.
Çalışmaya dayanamayan barbata adam, büyük bir sıkıntı içerisinde evine döndü. Herkesin yüzünden düşen bin parça oldu. Gudubet kadın bir hatırını dahi sormadı. Oğlan diş gıcırdatıyor, kız burnu havalarda geziyordu.
Barbata adam bütün sıkıntılarını içerisine attı. Sürekli kendinden yiyordu. Kafası ellerinin arasında düşünürken, postacı çağırdı. Köye postacı gelmişti. Müjde istiyordu. Barbatanın yurtdışına işçilik kağıdı çıkmıştı.
Hiç düşünmedi. Çelek öküzü ile yıllardır hizmetini gören eşeğini sattı. Yapılan tüm muayenelerden sağlam çıktı. Neşeden kırılıyordu. Parayı hış edecekti.
Kadife şalvarını çıkardı. Yeni pantolon aldı. Üzerine bir ceket, bir de yakasız gömlek giydi. İskarpin yerine kendisini yolda rahat yürütür diye bir de yemeni aldı. Ne de olsa gurbet ellere gidiyordu. Belinden çoktandır giydiği kuşağı çıkardı. Göyneğinin içerisine bir cep diktirdi. Mevcut olan paralarını oraya koyacaktı, gıdım gıdım harcayacaktı.
Tren garına vardıktan sonra kendisi gibi yurtdışına çalışmaya giden arkadaşları ile yola koyuldu. Bilinmeyen yerlere gidiyorlardı. Boylu poslu kocaman adamlar. Zaten elin oğlu öyle adamlar istiyordu. Zeballah gibi olurlarsa iyi çalışırlardı.
Çalışacakları memlekete vardılar. Onları görevli kişiler alarak doğruca çalışacakları yere götürdü. Barbata adam hiç eğitim almamıştı. Elifi görse mertek sanıyordu. Zaten okuryazarlığı kısa idi. Bir de karşısına yabancı dil çıkınca ekmek demesini bile bilmiyordu. İnsanoğlu nelere göğüs germez ki... Barbata adam orada alıştı. Bir maden ocağında çalışıyor, gününü gün ediyordu. Tatil bilmiyordu. Ay otuz yevmiye otuz çalışıyordu. Üç yıl memleketine gelmedi. Ara sıra gudubet kadına harçlık gönderiyor, bayır turpu oğlan ile dil ebesi kız bu paradan arpalanıyordu.
İzine geliyordu. Orda külüstür bir araba aldı. Çok pahalı arabaya binmek elindeki paraların gitmesi demekti. Yemedi içmedi. Çokça para biriktirdi.
Gelirken eşine, dostuna, yakınlarına ve akrabalarına hediyeler aldı. Giderken kimse yüzüne bakmamıştı.
İzine gelince ne oldum delisi olan kırmızı oğlan, dil ebesi kız adamı mağazaya götürdüler. İstediklerini aldırıyorlardı. Kendisi için saçını ağ ören gudubet kadın durur mu? Somurttu. Kırıttı. İlle de ona da çok pahalı şeyler alınmalıydı.
İzinin yarısı dolmadan cebinde bulunan paralar suyunu çekti. Gudubet kadın, şimdiye kadar olan tüm kusurlarını yüzüne vuruyordu. Bayır turpu oğlu hâlâ arpalanma peşinde idi. Adamın ekmeği suya batırmasına sebep oldular.
Başkalarından yol parası bularak tekrar çalıştığı ülkeye giden barbata adam, gittiği yerde borçlarını kapatmak için kredi çekti. Onu borç saymıyordu. Maden ocağında cıllığı çıkmıştı. O iri yarı vücudu erimeye başladı. Ciğerleri kömür tozu ile doldu. Başkaları gibi eşi ve evlatları da kadir kıymet bilmiyordu.
Düşünceden midir nedir, ellerin memleketinde sıraca illetinin en korkuncu olan domuz başı hastalığına yakalandı. Yapılan bütün tedavilere cevap vermez oldu. Yattığı hastanede bir deri, bir kemik kalmış inim inim inliyordu. Barbata adam öğürdükçe ağzından pelte pelte kanlar geliyor, kanların çoğu kömür tozu kaplıydı.
Bir gün ellerin vatanında, köhne bir hastane köşesinde, kırık bir ranzada yatarken hafifçe doğruldu. Etrafı seyretti. Orada yatan çok tanıdığı vardı. Kafasını salladı. Buğulu gözlerle memleketteki yakınlarını düşündü.
Yediği son serumdan sonra yatakta ayaklarını iyice uzattı. Burnu yukarı dikildi. Gözleri açıldı. Gözlerinden birkaç damla yaş döküldü. İki defa hıçkırır gibi oldu. Elleri ve kafası yan tarafa düştü. Emri hak olmuştu.
Orada bulunan alacaklıları bütün haklarını helal ettiler. Toplanarak süslü bir tabuta koydular. Uçağın altında, bir hevesle gittiği ülkeden tahtalıköye geldi. Artık kalıbı dinlendiriyordu. Küçükken kucağına, büyüyünce ocağına eden çocukları ile ihtirası bir türlü bitmeyen gudubet eşi ığrıp ağdı ağlayarak, timsah gözyaşı döküyorlardı.