BURHAN ULUTAN

BURHAN ULUTAN


Oysa 1920’li ve 1930’lu yıllarda henüz Keynes’in kitabı yayınlanmadan önce bile günümüzde Keynesyen olarak adlandırılan istihdamı ve üretimi artırıcı politikalar Almanya, İsveç, ABD’de gibi ülkelerde başarıyla uygulanmaktaydı. Türkiye bile devletçilik olarak bilinen istihdam ve üretimi artırıcı ekonomi politikalar uygulamıştı, hem de Keynes’in kitabı yayınlanmadan çok önce. Acaba Keynes bu uygulamalardan esinlenerek kitabındaki uygulama önerilerini yazmış olamaz mı?
Türkiye bile devletçilik olarak bilinen istihdam ve üretimi artırıcı ekonomi politikalar uygulamıştı, hem de Keynes’in kitabı yayınlanmadan çok önce. Önemli bir ayrıntıyı da göz ardı etmemek gerekir. Keynes’in “kuramsal” modelinde teknolojik yenilikler ve nitelikli işgücü yer almadığı için Keynes’in önerdiği üretim artırıcı ve tam istihdama ulaşma politikası aslında sadece ve sadece veri teknoloji ve işgücü ile kısa dönem büyüme sağlamada geçerliydi. Bir başka deyişle, Neoklasik dengeyi tamamen reddetmeyen Keynes ‘uzun dönem büyüme’ ile ilgili aslında hiçbir öneride bulunmuyordu; çünkü Keynes’in modelinde teknolojik yenilikler yoktu.
Günümüzde ‘beşerî sermaye’ diye tanıtılan ‘nitelikli işgücü’ hakkında da Keynes’in bir söylemi yoktu. Teknolojik yenilikleri ve yaratıcı zihinsel emeğin katkılarını içselleştirmeyen statik denge kuramlarına yapılan en büyük katkı teknolojik yeniliklerin ve nitelikli işgücünün etkilerinin göz ardı edildiği “dinamik büyüme modelleriydi”. İlke olarak matematiksel içerikli olan bu modellere göre “bir şeyler oluyor ve bir zaman sonra ekonomi büyüyordu.”
Nasıl mı? Bunu kendileri de açıklayamıyorlardı.
SOLOW: BÜYÜMENİN ASIL KAYNAĞI TEKNOLOJİK YENİLİKLERDİR
1950’li yıllarda Neoklasik ideoloji yandaşı R. Solow kurguladığı büyüme modelinde teknolojik yeniliklerin önemini yeniden keşfetti. ‘Yeniden’ diyoruz çünkü Solow öncesi, örneğin Klasik iktisatçılar döneminde teknolojik yeniliklerin önemi zaten biliniyordu. Daha sonraları “bilimsel” (!) ve dengede iktisadi büyüme modelleri oluşturmaya çalışan araştırmacılar bu gerçeği unutmuşlardı. Ya da ‘denge” modellerinin “bilimsel” (!) yapısını bozmamak için görmezden geliyorlardı.
Denge modelleri itibarını ve önemini yitirirse, egemen “bilimsel” (!) ideoloji kaçınılmaz olarak zarar görecek ve çökecekti. Solow öncesi Schumpeter’in görüşleri de gereken ve hakkettiği saygınlığı göremedi; Neoklasik ideolojinin egemenliği sürdürülmeliydi. Solow’un katkısı sonucu artık daha gerçekçi büyüme modelleri oluşturulabilirdi, çünkü büyüme ile ilgili olarak “teknolojik yeniliklerin önemi” yeniden keşfedilmişti. Ancak ortada büyük bir sorun vardı: Solow’un modeli teknolojik yeniliklerin kaynağını açıklayamadığı için teknolojik yenilikleri ‘dışsal’ bir etmen olarak kabul ediyordu. Bir başka deyişle, teknolojik yenilikler adeta gökten zembille iniyor ve üretkenliği artırıyordu.
Ne kadar bilimsel (!) değil mi? Solow’a kadar oluşturulan büyüme kuramlarını eleştirisel gözle değerlendirdiğimiz zaman hepsinin ayrı ayrı bazı olumlu katkıları olmasına karşın hiçbirinin bir bütün olarak iktisadi ilişkileri gerçeklere uygun yansıtamadıklarını görürüz. Hatta Klasik veya Marksist kuramların büyüme olgusunu “bilimsel” (!) Neoklasik kuramlardan daha gerçekçi açıklayabildiklerini söyleyebiliriz.
SOLOW’DAN ÖNCE VE DAHA İLERİ DÜZEYDE BİR KATKI
Burhan Ulutan iktisadi büyüme kuramına katkısı açısından henüz hak ettiği değeri bulmamış bir aydınımız. 1948 yılında, Solow’un teknolojik yeniliklerin kaynağını tarif edemediği ama kendisine Nobel Ödülü’nü kazandıran çalışmasından yaklaşık 8-9 yıl önce yayınladığı mütevazi makalesinde “akıncılık” olarak adlandırdığı ve günümüzde “yenilikçilik” olan bilinen bir olgudan ve “akıncılığın” (yenilikçiliğin) nedenlerinden söz ediyor. Bir başka deyişle, Solow’un kaynağını açıklayamadığı sanki “gökten zembille inen teknolojik yeniliklerin” kaynağını Türk okurlara sunmuş, hem de çok mantıklı, tutarlı ve gerçekçi açıklamalarla.
Şimdi bu değerli ve göz ardı edilen değerimizin büyüme ile görüşlerini ve büyümenin kaynaklarını nasıl açıkladığını daha yakından tanıyalım.
Bulutan’a göre 18. Yüzyıl’ın ikinci yarısından yani sanayi devrimi diye adlandırılan dönemden beri sürekli olarak çıktı, çalışan kişi başına verimlilik, birim sermaye başına kâr oranı (r) ve toplumun gönenç düzeyi artış göstermiş. Bu sürekli artışların, yani iktisadi büyümenin temel kaynağı, Ulutan’a göre, insan zekasının yaratıcı gücüdür.
İlim, ilmin ışığı altında durmadan çalışan ve insanlığın bilgi hazinesine yeni kıymetler ilave eden insan zekâsı; bunlara dayanarak yeni ufuklara doğru yol alan insandaki buluş ve yaratma kudreti (gücü); ve nihayet bu buluşların istihsale tatbiki (üretime uygulanması) … modern iktisadi hayatın bütün azametinin sırrı burada gizlidir. İnsan zekâ ve yaratma kudretinin sihirli ışığı olmasaydı değil bugünkü harikaları yaratmamıza mağaralarda yarı aç ve çıplak sürünmekten kurtulmamıza bile imkân yoktu. (Ulutan, 1948; 13) Ulutan’ın yazısında kullandığı zekâ ve yaratma kudreti kavramlarına özellikle dikkat etmek, neyin vurgulandığını doğru kavramak gerekir.
Yukardaki alıntıda görüldüğü gibi Ulutan zekâ ve yaratma kudreti kavramlarını iki farklı kavram gibi aktarıyor. Veya niyeti öyle olmasa bile, okuyucu yazısını okuduğunda zekâ ve yaratma kudreti iki farklı kavramdır, izlenimi edinebilir. Oysa her iki kavram da (zekâ ve yaratma kudreti) insan beyninin fonksiyonlarıdır ve günümüz literatüründe “nitelikli işgücü” veya “beşerî sermaye” bağlamında kullanılmaktadır. Bu satırların yazarı ise kitaplarında ve makalelerinde her ikisini tek kavram olarak kullanır; yaratıcı zihinsel emek. İster zekâ ve yaratma kudreti ister nitelikli işgücü ister beşerî sermaye ister yaratıcı zihinsel emek olarak kullanılsın bütün kavramların ortak özelliği uzun dönem büyümenin “asıl kaynağı” olarak insanın zihinsel emeğinin kullanılmasıdır. İşte zihinsel emeğin katkısı Solow’un büyüme modelinde eksik olan en önemli şeydi. (DEVAM EDECEK)

Prof. Dr. Hasan GÜRAK
Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2020, 12:35
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER