“DUT AĞACI”

Küçücük şehrin birçok yerini beton yapılar kaplamış olsa da yine de bir yerlerde dut ağacına rastlıyorum. Her meyve güzeldir ama benim en sevdiğim meyvelerden birisi dut ağacının, her yıl haziranın sonundan temmuzun ortasına kadar olan sürede meyvesini veren dut meyvesidir.

Eğer dikkat ederseniz dut ağaçlarının çoğunlukla evlerin avlusunun dışarıya yakın bir yerine ya da sahipsiz bir alana dikildiğini görürsünüz. Bunun amacı ise; konu komşu, tanıdık tanımadık herkesin bu nimetten faydalanmasını istemek yatar. Dut, paylaşmayı hatırlatır.

Çocukluğumda, dedemle mahalle komşumuz Naile Teyzegilin bahçesindeki dutları topladığımızı hatırlıyorum. Yere büyük bir örtü sererdik, dedem ağacı çırpar, ben ve kardeşim Mediha dutları toplardık.

Bir de en yakın komşumuz Çorumlu Şehriye Teyzegilin evinin önünde dut ağacı vardı.

Yıllar geçti ne o iyi komşular kaldı ne de dut ağaçları…

**

Dut meyvesi denilince; dut yaprağını en çok seven tırtıl ve büyüyünce kelebeğe dönüşmesi geliyor aklıma.

Kelebek denilince de konumuzla bir ilgisi bulunmasa da 1973 yapımı Steve McQueen ve Dustın Hoffman’ın oynadığı efsane “Kelebek” (Papillion) filmini, müziğini ve şu cümleyi unutamıyorum: “İnsanın şeytani şeylere karşı verdiği direnç onun karakterini ortaya çıkarır.”

**

“Türkçemizde “Dut yemiş bülbüle dönmek” diye bir deyim var; neşesini yitirip, susmak anlamında kullanılır.

“Bütün edebiyat eserlerinin hepsinde de, bülbül, bir âvâre âşık, bir serseri şair, bir flörtçü, bir serenatçı! Meğer, ne iftira imiş… Meğer onun gül sevgisi, hiçbirimizinkinden farklı değilmiş ve sadece bir çiçek sevgisiymiş. Bizler, meskenimizi nasıl güzel bahçeler ortasında, çiçeklere karşı istersek o da öyle istermiş; ama, gözünün gülde oluşu bundan ibaret! Hakikatteyse, bülbül, tam mânasile bir ev erkeği, sadık bir koca, mükemmel bir baba, ahlâk timsali bir şahsiyetmiş...” (Vâla Nureddin, Akşam Gazetesi, 1945 yılı)

Naime Halit’e ait “Hayvanlar Âlemi” adlı bilimsel kitapta bülbülün ‘iftira’ya uğradığı, gerçeğin ise şu şekilde olduğu belirtiliyor: “… Dişi kuş, on dört gün kuluçkada oturur. Yalnız öğle vakitleri yemek aramak üzere yuvadan kalkar. Boş kalan yuvaya baba bülbül oturarak yumurtaların soğumaması için dişisine yardım eder. Dişi kuluçka oturduğu kadar erkek bülbül dişiyi eğlendirmek için yorulmak bilmeden ötüşlerine başlar. Bülbülün mütemadi nağmeleri böylece 15 gün 15 gece sürer. Nihayet yavrular çıkınca susuverir. Çünkü baba bülbül kuluçkadan çıkan yavrulara yem yetiştirmek için uğraştığından ötmeğe vakit bulamaz. Hazirandan sonra bülbül sesi duyulmaz olur. Hatta halk arasında (dut yemiş bülbül sustu) tâbiri, gûya dut mevsimi gelip bülbül dut yiyince sesi kesilirmiş gibi bir telâkki sebebiyledir. Bülbüller yavrularına pek iyi bakarlar. Yumurtadan yavrular çıktıktan sonra iki hafta kadar küçük kurtlar böceklerle yavrularını besler. Dört haftalık olunca yuvadan ara sıra çıkıp uçuş tecrübeleri yapmaya başlarlar. Bu sırada bile erkek bülbül yuvaya gıda taşımakla meşgul olur. Nihayet yavrular uçma talimlerini öğrenince aile kırların üzerinde uçuşurlar. Eylül başlangıcında kendilerine yiyecek bulmakta güçlük çekmeğe başladıklarından yiyecek bulabilecekleri sıcak memleketlere doğru göç ederler. Tehlike karşısında bülbül, kanat çırparak düşmanını korkutmağa; yuvasını korumağa çabalar.”

**

İki hafta önce ayrıntılı olarak bahsettiğim Uğurlugiller dizisinden bir kesit sunacağım. (Uğurlugiller Ailesinin evinin yanına sonradan görme, para ile her şeye sahip olacağını sanan, görgüsüz, kaba bir adam taşınıyor ve şu konuşma geçiyor aralarında):

---Bahçenize atılan birkaç çöpü mesele yapmışsınız. Komşuluk arasında olur mu öyle şey, lafı mı olur yani, birkaç meyve kabuğunun!

---Ama beyefendi biz çöpümüzü sizin bahçenize atsak gönlünüz razı olur muydu?

---Aman hanfendi benim bahçem sizin bahçeniz gibi mezbelelik değil ki! Bütün ağaçları kestirttim, bahçeyi beton kaplattım, her gün de yıkanıyor Allah’a şükür!

---Bizim bahçemizin mezbelelik olduğunu kim söyledi size? Toprak, ağaç, şu her yeri betonlaşmış şehirde nefes almamızı sağlıyor biraz.

--- Kusura bakmayın ama laf bunlar. Şimdi en önemli meseleye gelelim: Bahçenizdeki o dut ağacını kestireceksiniz.

---Neden?

--- Dalları bizim bahçeye sarkıyor. Her sene dutlar oraya düşüyor. Pislik yapıyor, sinek yapıyor, sonra üstelik manzaramızı da kapıyor.

---Bakın Şahin bey! Biz ağaç kesmeyiz. Elimiz değdikçe dikeriz.

---Yaa! Burası köy yeri mi şehir yeri mi? Köy yeri olsa anlarım. Şehirde ağaç gerekmez.

---Bacı Kalfa: Afedersiniz, hangi kitapta yazıyor bu beyefendi?

---Nası hangi kitapta yazıyor!

---Dadım haklı, ama galiba! Bana da biraz yanlış düşünüyorsunuz gibi geliyor beyefendi! Çiçektir, yeşilliktir, ağaçtır, tabiattır; bir şehri şehir yapan.

---Valla valla, ben onu bunu bilmem. Eğer o ağacı kestirmezseniz, ben kurutmasını bilirim.

---Ben arabamı oraya çekiyorum. Üstüne dutlar düşüp, yapışıp kalıyor.

---Bakın beyefendi burada sizin arabanız değil değerli olan. O elli yıllık dut ağacı. Ama maşallah hepiniz birlik olup bütün o değerleri alt üst ettiniz…

---Bacı Kalfa: Ne hakkınız var bizim evimize gelip azarlamaya. Siz daha yeni geldiniz buraya, biz yıllardır burada oturuyoruz.

---Hem biliyor musunuz siz? Ben o eve dünyanın parasını döktüm.

---Bakın beyefendi! İstanbul’a gelip ev almışsınız, mağaza almışsınız, araba, yazlık almışsınız, pekâla, pek güzel! Yalnız bir tek şey alamamışsınız?

---Neymiş o, onu da alırız!

---İstanbul’un yüzyıllardır meşhur olan nezaketini, zarafetini, çelebiliğini, efendiliğini, tek kelimeyle terbiyesini alamamışsınız.

--- Nebahat Hanım: Üstelik de bedava olduğu halde!