DÜNYA DÜZENSİZLİĞİ

Duyanlar, bilenler elbette vardır, bizde duymayanlara duyuralım.

Korkunun siyaseti ve liderliğin imtihanı.

Aldatırken aldanıyorlar...

Son Amerikan operasyonları bir kez daha şunu gösterdi: Küresel sistemde korku, yalnızca bir duygu değil; bir yönetim aracıdır. Güvenlik söylemi, “tehdit” dili ve “zorunlu müdahale” gerekçeleri, siyasetin en güçlü içtenlikten veya anlamlı içerikten yoksun lisana dönüşmüş durumda. Peki bu tablo karşısında şu soruyu sormak gerekmez mi: Hangi siyasi lider bu korkunun ötesine geçebilir? Yoksa liderlik dediğimiz şey, artık küresel güç dengelerinin gölgesinde sembolik bir makamdan mı ibaret?

Bugün devletlerin egemenliği, görünürde anayasal çerçevelerle korunuyor. Ancak uluslararası sistemde güç; askeri kapasite, ekonomik yaptırım ve medya hâkimiyetiyle belirleniyor. Operasyonlar, çoğu zaman sadece hedef ülkeleri değil; bölgesel siyaseti, kamuoylarını ve liderlik psikolojisini de şekillendiriyor. Böyle bir atmosferde liderler, kendi halklarının iradesinden ziyade küresel güçlerin çizdiği güvenlik çemberine göre pozisyon alıyor.

Korku Bir Yönetim Biçimi Değildir dir.

Korku, tarih boyunca iktidarın en kadim araçlarından biri olmuştur. Antik çağdan modern döneme kadar “güvenlik” gerekçesiyle özgürlüklerin askıya alındığı sayısız örnek vardır. Bugün de benzer bir denklemle karşı karşıyayız.

Tehdit algısı büyüdükçe, itiraz küçülüyor.

Güvenlik söylemi arttıkça, demokrasi geriliyor.

Küresel operasyonlar yalnızca askeri değil, psikolojik sonuçlar da üretir. “Bize de yapılabilir” korkusu, liderleri temkinli değil, çoğu zaman pasif kılar. Böylece halkın seçtiği liderler, kendi karar verici iradelerinden ziyade, sistemin sınırlarını aşmamaya çalışan yöneticilere dönüşür.

Gerçek liderlik, kriz anlarında ortaya çıkar. Fakat kriz sürekli hale getirildiğinde, liderliğin alanı daralır. Sürekli bir tehdit atmosferi içinde siyaset yapan bir figür, risk almak yerine statükoyu korumayı seçer. Çünkü korku, cesareti değil, hesapçılığı besler.

Bugün birçok ülkede milli çıkar kavramı sıkça dillendirilse de, bu çıkarın tanımı çoğu zaman küresel güç merkezlerinin çizdiği çerçeveyle uyumlu hale gelmiş gibi.Bu durumda şu soru meşrudur.

Bir ülkenin liderliği gerçekten o ülkenin mi, yoksa küresel korku düzeninin mi parçasıdır?

“İnsanları kandırmanın alemi yok.” Bu cümle, aslında bu ifadelerin en yalın hakikatidir. İnsanlar artık bilgiye daha hızlı ulaşıyor. Operasyonların gerçek nedenleri, ekonomik çıkar ilişkileri ve jeopolitik hesaplar saklanamaz hale geldi. Şeffaflık çağında, söylem ile gerçek arasındaki mesafe büyüdükçe güvensizlik de artıyor.

Toplumların en büyük kaybı, güvenin yitirilmesidir. Bir lider korku karşısında susabilir, ama gerçeği çarpıttığında, yalnızca siyasi meşruiyetini değil, tarihsel itibarını da kaybeder.

Korkunun ötesine geçmek, askeri meydan okumadan önce ahlaki bir duruştur. Bir lider,Halkına karşı dürüstse,

Uluslararası hukuk ilkesine bağlıysa,

Kısa vadeli çıkar yerine uzun vadeli adaleti savunuyorsa,

korkunun düzenine teslim olmadan da siyaset yapabilir.

Ancak bunun bedeli vardır. Küresel sistem, itaatkâr liderleri ödüllendirir; bağımsız refleks gösterenleri ise baskılar. Bu yüzden mesele yalnızca liderlik değil; toplumların neyi talep ettiğidir. Millet korkudan beslenen siyaseti reddederse, lider de cesaret bulur.

Sonuçta asıl sınav Amerikan operasyonları ya da başka güçlerin müdahaleleri, yalnızca jeopolitik olaylar değildir. Bunlar, liderliğin ahlaki sınavlarıdır. Asıl soru şudur:

Korku düzenine uyum sağlamak mı,

yoksa bedelini göze alarak hakikati savunmak mı?

Hiçbir lider mutlak özgür değildir; ama hiçbir lider tamamen çaresiz de değildir. Tarih, korkuya teslim olanları değil; korkuya rağmen doğruyu söyleyenleri hatırlar.

Ve en sonunda, kandırılan halklar değil; kandırmayı siyaset sananlar kaybeder.

Artık uluslararası hukuk diye bir şey yok. Güçlünün haklı olmadığı bir dünya için Türk Milleti çekişmeyi derhal bırakmalı. İktidar ve muhalefet bir araya gelerek, birlik ve beraberlik içinde,gereken neyse yapılmalı eğitim, savunma ve enerji yatırımlarına ağırlık verilmelidir.

Buda günü anlamakla ve geleceği daha iyi görmekle mümkün olur inancındayım.

Selam ve saygılarımla.