Coppan emminin öfkesi

15 Temmuz darbe girişiminin ardından tüm yurtta olduğu gibi Kırşehir’deki insanlar meydanlarda. Darbe girişimine karşı tek yumruk olduklarını, ülkemizin üzerinde oyun oynamak isteyen hainlere karşı en güzel şekilde ortaya koyuyorlar.


Görüyoruz işte her gün Cacabey Meydanı’nı binlerce kişi dolduruyor. Valisinden Belediye Başkanına, yaşlısından gencine, kadınından erkeğine kadar herkes demokrasi nöbeti tutuyorlar.
Güzelim ülkemize uzanan iç ve dış hainler kirli emellerini gerçekleştirmek için neler yapıyorlar, ne dümenler çeviriyorlar. Yaşadıklarımıza, gördüklerimize inanamıyoruz.
Kırşehir’de yaşarken, ya da bir köyünde yaşarken ne kadar mutluyduk eskiden. Yoksulluk içinde, bugünkü gibi modern binalarda oturmasak da, üst başımızdaki yamalı da olsa mutluyduk, huzurluyduk.
Ayağında donu olmayacak kadar fakir ve düşkün bir ailenin çocuğu idi. Evlerinde soba yok, tandırda oturuyorlar, üzerlerine çaputtan dokunmuş kilim çekiyorlardı.
Boğazı şişti. Bir kuş yavrusu gibi ses çıkarıyordu. Hani çok bilen gabavet koca karılar var ya! Ayağı büyük Duran emmisine götürmesini söylediler. Duran emmi yarım şinik buğdaya boğaz kaldıracak, hastalığını tedavi edecekti.
Zavallı annesi, Duran emminin ayağına kapandı. Duran emmi gözleri patlak, ensesi pek kalın, ızbandut gibi bir adamdı. Kollarını çemredi. Tırnağını çok zamandır kesmediği elinin orta parmağını Ömer'in boğazına öyle bir soktu ki, çocuk boğulmamak için yukarı sıçrıyor. Duran emmi ha bire parmağını yukarı kanırıyordu. Ömer'in ağzından kanlar gelmeye başladı. İşlem tamamdı! Artık gidebilirlerdi. Ömer günlerce hasta yattı. Yıllar geçtiği halde boğazındaki o yarayı hâlâ unutamıyordu. Duran emmisinde hakkı kalmıştı. O hakkı yevmil kıyamette ancak alabilirdi. Çünkü Duran emmi kara toprağın altında kalıbını dinlendiriyordu.
Ömer, biraz kabardı. Evlerine yardımcı olması gerekiyordu. Annesi kendi hayvanları da dahil komşularının birkaç hayvanını parası ile gütmek üzere topladı. Ömer'in önüne kattı. Dünyada en tatlı şey uyku idi. Ömer hayvanları araziye bırakıyor, elindeki zerdali ağacından yapılmış değneğe dayanarak uyukluyordu. Hayvanlar çok uslu idi. Kimsenin tarlasına varmazlardı.
Ömer ekili tarlaların bulunduğu yere yakın bir yerde hayvanları otlatmaya başladı. Değneğe dayalı olduğu halde içi geçti. Uyuya kaldı. Bir anda kontrolden çıkan hayvanlar Coppan Omar'ın ekili tarlasına girdiler, yeşil çilleri avurtluyorlardı. Ömer, o anda ne güzelde rüyalar görüyordu.
Coppan Omar, tarlasına giren hayvanları gördü. Köyün içerisinde doru atına atlayarak ekin tarlasının bulunduğu yere doğru ılgara sürdü. At kağnıların geçtiği tozlu yollardan geçerken direk direk toz çıkarıyordu.
Coppan, hayvanları tarladan çıkarmadan küçük Ömer'in yanına indi. Elindeki çomak ile hızlı bir şekilde koltuğunun altına dürterek; “Ulan öküzler nerede? Gözlerine kurşun mu aktı” yoksa diyerek, çizmeli ayağını yukarı kaldırıp, Ömer'in boş böğrüne tekmeyi indirdi. Ömer bükünüyordu. Neye uğradığını şaşırdı. Oysa ne güzel rüyalar görüyordu. Coppan öfkesini alamadı. Ayağındaki çizme ile Ömer'i iyice tepeledi. Daha fazla dayanamayarak hayvanlara koştu. Elindeki koca sopa ile hayvanlara çırpıştırıyordu. Hayvanlar çil gibi dağıldılar.
Coppan, öfkesini kontrol edemiyordu. Öfke kontrolü bozulmuş, gözleri kızarmış bir şekilde annesine küfürlü sözler söylüyordu. Kadın boyun kesti. Çünkü oğlu haksızdı. Ama o bir çocuktu. Uyumuştu. Af edilebilirdi. Kimseye şikayet edemedi. Coppan güçlüydü. Şikayetin sonunda başlarına neler geleceğini çok iyi biliyordu. Küçük Ömer aylarca böğür ağrısı çekti. Yağarnındaki darbe izleri günlerce geçmedi. Belli bir yaşa geldiği halde, hâlâ o böğründeki ağrılar depreşir, zaman zaman idrarından kan geldiği olurdu. Coppan'da bir gün gazaba uğrayarak tahtalıköye gitti. Küçük Ömer ondan olan hakkını da yevmil kıyamette alacaktı.
Annesinin gücü yetmiyordu. Sadece ilkokulu bitiren Ömer, komşu köyden varlıklı bir aileye çoban durdu. Adamın üç tane avradı vardı. Avratlar işi bölüşmüşler, ancak evdeki yiyecekleri bir türlü bölüşemiyorlardı. İçlerinden yüzüne bakılmayacak kadar çirkin olan koca karı, arıların balı ile uğraşıyordu. Her gün kafası ve gözleri şiş gezerdi. Kendi çocuklarına petekten kestiği balları verir, Ömer'e sadece ekşimiş yoğurttan bir dürüm dürerdi. O ekmeği verirken de; “Al ulan! İçerine zıkkım olsun” diyerek, hakarete varan sözler söylerdi.
Ömer, günlerce gözyaşı döktü. Annesi yevmiyesini peşin almıştı. Bir tarafa kaçması mümkün değildi. O avradın kahırlı sözünü, çocuklarının şımarık hareketlerini çekmek zorunda idi. Gabavet avrat zaman ilerledikçe o yoğurtlu dürümü dahi vermez oldu. Ömer'in bacakları çiriş ağacına döndü. Zayıflıktan etleri sarkıyordu. Göz bebekleri ve burun delikleri büyüdü. Arada bir gabavet koca karının çocukları Ömer'i hırpalarlar, sanki alacakları var gibi zukka bile vururlardı. Sonra da neşeden kırılırlardı.
Ömer, oradaki günlerini tamamladı. Bacağına bir don dahi alamadı. Gabavet kadın, kıh kıh gülüyordu. Bir gün nasıl oldu bilinmez, kadın sıraca illetinin en korkuncu olan domuz başı hastalığına yakalandı. O balları yiyemez oldu. Hastalığı ilerledi, derdine çare bulunmaz oldu. Ömer’e yedirmediği yiyecekleri yiyemez oldu. Ölüm haberi tez duyulur. Gabavet kadın sıraca illetinden tahtalı köyü boyladı. Ömer, o hakkını da yevmil kıyamette alacaktı.
Yaşamak için geçim gerekli idi. Ömer artık delikanlı oldu. Şehre çalışmaya gitti. Orada bir lokantaya bulaşıkçı olarak girdi. Başka bir sanatı yoktu. İşyeri sahibi pek kalın enseli bir herif, etrafında kol kıranı da pek çoktu. Yemek yapan karınlı aşçı, iyi malzemelerden yemek yaptığı için hatırı sayılır, gelen kol kıranlara ızgaraları peşkeş çekerdi. “Bu da benden olsun canım” diyerek ağız tamburası yapardı. Kimin malını kime veriyordu... Karınlı aşçı tüm yetkileri elinden alınmış işyeri sahibinin koltuğunu sallıyordu.
Karınlı aşçı kendi pişirdiği ızgaraları yerken, Ömer bir kedi gibi dudaklarını yalıyordu. Ara sırada göğ içen aşçı yetkiyi aldığından Ömer'in yevmiyesini dahi vermemek için çeşitli kaşkariko peşinde koşuyordu.
Aşçı, Ömer'e artık, kalan yemekleri veriyordu. Yevmiyesini almadığını işyeri sahibine söyleyemeyen Ömer bila bedel çalışıp, tuttuğu ahır gibi bir eve yatmaya gidiyordu. Oradan ayrılsa bir daha iş bulamayacak aç kalacaktı. Belki de annesine yük olacaktı. Günlerce sabretti. Karınlı aşçı aldığı yevmiyelerini sürekli tasarrufa dönüştürüyor. Boş zamanlarında hayvan pazarına giderek katır alıyordu. Katır hastasıydı. Evinde çokça katırı vardı. Bazı zamanlarda pazaryerinde bu katırları nallatır, evinde trampa eder, aşçılıktan aldığı paradan çok para kazanırdı.
Bir tatil günü nalbant getirdi. Katırları nallatacaktı. Atlar ve katırlar huysuzlaşıyorlardı. Nalbant işin ehli olduğu için tek başına da olsa at veya katırı nallardı.
Karınlı aşçı nallanan katırın arka tarafına geçti. Nalbandın iyi kayar ettiğini anlatmaya çalışıyordu. Birden huysuzlaşan katır, iki çifte atarak karınlı aşçıyı yere düşürdü. Aşçının sırtı yerde, göğsü kalaycı körüğü gibi inip inip kalkıyordu. Gözleri iki tarafa kaydı. Burnu dikildi. İki defa derin nefes aldı. Boynu yan tarafa düştü. Karınlı aşçı katırın gazabına uğrayarak tahtalıköye gitti. Şimdi o da kalıbını dinlendiriyordu. İşyeri sahibi karınlı aşçıdan kurtulmuştu. Küçük Ömer'e yedirmediği yemekler ile vermediği yevmiyelerin bedelini nasıl ödeyecekti? Orada kaçacak yer yoktu. İnsanları ve haksızları ayırt etmiyorlar, hesap günü geldiğinde herkes hakkını alıyordu.
Karınlı aşçının ölümü ile işyeri dağıldı. Ömer artık şehre alıştı. Bir kahvede iş buldu. Kahvehane öyle işliyordu ki, paraları saymak için üç kişi birden çalışıyordu.
Kahveyi çalıştıran Uzun Hüseyin, işin bütün hilesini öğrenmişti. Ömer, adam gelinceye kadar çayları satar, markalarını ocakçıya verirdi. Nasıl olur bilinmez, akşam hesap alırken markalar eksik çıkar, Ömer iki gün bedelsiz çalışırdı. Markalar nerede idi! Uzun Hüseyin, Ömer'in terbiyesine hayrandı. Ancak marka parasını almadan da edemezdi. Çünkü o da kazanç elde edecek, evini geçindirecekti. Markalar ne olmuştu? Oyun altta idi. Ömer kaç marka verdiğinin hesabını mı alıyordu? Ocakçı markaları araklıyor, tekrar Uzun Hüseyin'e satıyordu. Bundan ne Ömer, ne de Uzun Hüseyin faydalanabiliyordu.
Ocakçı bir gün çay içenlere de hile yapmak istedi. Orada bulunan birkaç sapı silik, saçları kısa kesilmiş, şerir adamlar gazaba gelerek ocakçıyı köfteye çevirdiler. Ocakçı günlerce çatal değnekle yürüdü. Bir daha iş yapamaz hale geldi. Adamlar çoktan tüymüştü. Ömer'in ahı böyle çıktı. Para alamadı ise de ocakçının akıbetini görmek nasip oldu.
Ömer, gittiği yerden eli boş dönüyordu. Yine eski mesleğine döndü. Bir adamın öküzlerini gütmek üzere anlaştı. İlk günlerde işler iyi gidiyordu. Güzel yiyecekler yiyor, elbiseler alınıyor, geceleri gezmesine izin dahi veriliyordu.
Yaz mevsimi olduğu için adam tarladaki ekinlerini tırpanla biçti. Onları kağnı ile getirmek gerekiyordu. Öküzleri kağnıya koştu. Ekin tarlasına vardılar. Adam kağnının üzerine çıktı. Ömer, anadutla sap verecekti. Ancak küçük olduğu için anaduttaki sapa gücü yetmiyordu. Adam celallenerek ağız ishali olmuş gibi ana, avrat küfür ediyordu. Ömer, kafasını salladı. Daha şimdiye kadar hiç para almamıştı. Adamın maksadı Ömer’i yıldırarak, kaçırıp alacağının üzerine yatmaktı. Adam kağnıyı aldı gitti. Ömer sürekli kaşınıyordu. Yığınların kenarında soyundu. Bitler kanını iyice sarmış, aç kalmış keneye döndürmüşlerdi. O sebeple anadutu kaldıramıyordu.
Adam kağnıyı boşaltarak geldi. Hâlâ bozulan öfke kontrolü geçmemişti. Yine küfrediyor, sürekli Ömer'i aşağısıyordu. Ömer acı çekerek bu kağnıyı da yükledi. Miskin suratlı adamın çakır gözleri yerinden fırlamış, hâlâ dır dır ediyordu. Adam o kağnıyı da alarak harman yerine gitti. Acılara ve hakaretlere fazla dayanamayan Ömer, bitli ceketini ve yün çoraplarını orada bırakarak yollara düştü. Annesinin evine gidiyordu. Cebinde parası, dizinde dermanı yoktu. Buğday yüklü bir arabaya binerek köyüne geldi. Annesinin yüzü hiç gülmüyordu. Ömer, üzerinde ne kadar elbisesi varsa soyundu. Acele yıkamasını söyledi. Kocaman bir çamaşır kazanına atılan elbiselerdeki bitler, susam gibi elbiselere sıvalı kalmıştı.
Ömer, bitten kurtuldu. Ancak oradan da hak ettiği parayı alamadı. Kağnılarla damlarının üzerine çorak getirmeye giden haksız herif, yolda kağnısının köprüden düşmesi neticesinde, kağnının altında kaldı, helak oldu. Ömer'in çalıştığı para ödenmemişti. Ömer bu hakkını da yevmil kıyamette alacaktı.
Bir gün Ömer'de yaşlandı. Şimdiye kadar hep haksızlığa uğradı. Ellerini açıp dua etti. Bu dünyada alamadığı haklarının öbür dünyada alınacağına inanıyordu.
Şimdi yaşlanan Ömer'in her nedense evinde de sıkıntıları vardı. Şimdiye kadar çeşitli sıkıntılarla beslediği eşi ve çocukları da eğri bakıyorlardı. Her zaman onlara dua eden Ömer, dualarını esirgemeye başladı. Evlerine yeniden yokluk geldi. Kendisine göz belerten eş ve çocukları aldığı bedduadan ötürü katıklı ekmek bulamıyorlardı. Ömer acılarını içine gömdü. Bir gün herkesten hakkını alacaktı. Nerede mi?
Yevmil kıyamette...