Cennetin iklimi



Onlar, değer ve değersizlik duygumuzla, kişilik yada sorunlu kişiliklerimizin tohumlarının atıldığı ve ayaklarının altında emekleyip yürüdüğümüz başlangıç noktası.
Yumuşacık bir kucak, koca kafamızı koyduğumuz diz, ağladığımız omuz, hünerli eller, arkamızı toplamaktan zaman bulduğunda Sindirella’dan prensese dönüşen ana kraliçemiz. Bal arımız. ''Onlar her şeyimizdir'' de, bizim baş tacımız olmadan önce neylerlerdi? Yoksa onları gökten leylekler mi bize getirmişti?
Ondan mıdır, bize gelmeden önce ki yaşamlarını bilmiyor, görmüyor, yok sayıyoruz. Bütün yük ve suçluluk duyguları biz dünyada olmadan önce annelerimize, sonra da bize yıkılıyor. Onların annelerimiz olacağı gerçeğini bir yerlerde atlıyoruz ya da bilmiyoruz! Eğer bilseydik, kız çocuklarımızı yetiştirirken ittirir kaktırır mıydık hiç?
Eğer küçücük bir kız çocuğunun, bir gün bizim annemiz olduğunu bilseydik; onun önce büyümesine izin verir, sonra da gerçek benliğinin oluşmasının önüne konulan taşları, ellerimizi kanata kanata bir bir yerinden sökmez miydik? Onun hayatına, onun kimliğine, onun kişiliğine bu kadar zarar verebilir miydik? Hiç anamızı ağlatır mıydık? Hem de yasalarla destekleyerek, elini kolunu bağlaya bağlaya.
Oysa insan, annesini güçlü, aklı başında bir kadın olarak görmek ister. Hata bile yapsa ''benim hatamdı'' diyebilen mert bir kadın olsun ister. Muhtaç, yol- iz bilmeyen başkalarının insafına kalmış ruhsal-bedensel gelişimini tamamlamadan evlenmiş ve gözü yaşlı mağdur bir kadın olsun istemez.
Bazılarımız, bizi doğurdu diye ona borçlu olduğumuzu düşünür. Oysa kendi evladına gelinceye kadar annelerimizi, vaktiyle hayatın içinde yalnızlaştıran, çaresizleştiren, güçsüzleştiren kim bilir, kimler vardır? İşte onlar, annelerimize ve bize karşı hem borçlu bir o kadar da suçludurlar.
Yani onlar, bir çocuğun her şeyidir ya, bilen var, bilmeyen var. Sıradan kadınlar değillerdir aslında, bilen var, bilmeyen var. Bedenine senin yeniden var olman adına sunulmuş armağanı neden, ne zaman kimden alacağını akışına bırakmamak mı doğru olan, yoksa tesadüfen aldığın bir armağan mı? Oysa bazılarına göre anneler, çocuklarına varoluşlarını armağan ettikleri için, çocuklar varoluşlarını onlara borçludurlar. Halbuki bu varoluş bir armağandır. Alanı da vereni de mutlu eder.
Sizce de bir canlı, bir başka canlıyı dünyaya getiren kadının onun sorumluluğunu taşıyacak bilinçte olması gerekmez mi? Doğru ya da hazır olduğunda, anne olmak konusunda, günümüzde bilimsel yöntemler bize olabildiğince yardımcı olabiliyor.
Şans ve aklın kesiştiği noktada bulunan kadınlar, ruh ve bedenen gelecek yavrusu için kendini hazırlıyor. Ona göre besleniyor, onun ömür serüveninde en sağlıklı halinin olduğu bir beden ve kendini tanıyan bir benlikle yaşam yolculuğuna devam edeceği bir ortamı hazırlıyor.
Her şeyden önce sevgi dolu, şefkatli, aynı zamanda sorumluluk bilincine sahip annelerin dizleri dibinde güven içinde büyüyen çocuklar, yaşamları boyunca duygu durumunda daha dengeli ve tutarlı olabiliyor. Bu durumda en sağlıklı bir benlik duygusuyla, yaşamdaki varlık amacını bilen ve keşfe çıkan insanları yetiştiren annelerin varlığı, bütün dünyayı cennete çevirmez miydi?
Düşünün bir kadının doğum sürecinde en sağlıklı ortalama yaşın 27 olduğu uzmanlarca söyleniyor. Bazı görüşler de, regl olmanın evlilik için yeterli olduğunu normalleştirmeye çalışıyor. O zaman, iştahımız var diye sınır tanımadan tükettiğimiz yiyecek ve içecekleri de nasıl olsa midemiz alıyor diye doğamıza uygundur gibi bir yaklaşımla düşünmeden tüketelim.
Ancak yoksunluk ve yetersizlik içinde talihsizce anne olanlar için, bu konunun şansa bırakılması ne kadarda affedilmez bir suç. Örneğin; küçük yaşta bir kız çocuğu evlendiriliyor. Henüz çocukluğunu yaşamadan, ergenliği geçmeden, yani benlik duygusunu oluşturmadan, kaldıramayacağı sorumlulukların karmaşasının içine atılan kız çocukları, göz göre göre feda edilmiyor mu? Kendi hayatının dizginleri elinde olan bir kadın, böyle bir tercihte bulunur ve buna izin verebilir miydi?
Her Anneler Günü; güllerin, çiçeklerin, çikolataların; altın, gümüş, pırlantanın; beyaz eşyanın, tekstil ürünlerinin; küçük el aletlerinin yarıştığı bir cıngıla dönüştürülüyor. Böyle günlerde anne olmanın, bir insan yetiştirmenin güzellikleri ve incelikleri üzerine uygun bir iklim oluşturulmuş mudur? Oluşturulmadı ise, önündeki engeller nelerdir? diye her defasında yeniden yeniden tartışılsa. Böylece yetişen nesiller ulaşabileceği en yüksek konuma gelen insanlar aferin almak için değil de, o yolculukta yaşadığı değerlilik duygusuyla her ne üretiyorsa en iyisini mutlu ola ola üretmez miydi?
O zaman kendisiyle barış içinde olan insanların bulunduğu dünyada; öyle kolay sadist, narsist, mükemmeliyetçi, kindar ve ayrıştırıcı... İnsanlar olmazdı. Bu iklimde özgür, anlayışlı, doğaya ve yaratılmış her ne varsa onu keşfeden, bu keşifle ekosisteme dost olarak zenginleşen. Bilgiyi amaç edinmiş insanların varlığıyla dünya nasılda cennete dönüşürdü.
Böylesi bir açmazda, annelerin ayakları altında kalan o cennete ulaşmanın yolunu, kapatmanın anlamı var mıdır?