CAN GÜVENLİĞİMİZ YOK !

"17 yaşındaki bir öğrenci, öğretmeni Fatma Nur Çelik’i katletti." Bu cümleyi yazmak bile insanın içini parçalıyor. Bir öğretmenin adıyla “öldürüldü” kelimesini yan yana getirmek o kadar ağır ki…

Dilimiz tutuluyor.

Üstelik Fatma öğretmen iki yıl önce aynı okulda iki öğrenci arasında yaşanan bıçaklı kavganın ardından “Can güvenliğimiz yok, sıradaki biz olabiliriz” demişti. Bu cümle şimdi kulaklarımızda çınlıyor. Bir insanın korkusu bu kadar açık, bu kadar net ortadayken hiçbir şeyin değişmemiş olması asıl can yakan yer. Asıl insanı çaresiz bırakan bu.

Öğretmen kelimesi sıradan bir meslek tanımı değildir. Emektir, sabırdır, umuttur. Bir çocuğun elinden tutmak, onu hayata hazırlamak, bazen ailesinin bile göremediği potansiyeli görmek demektir. Hele ki genç bir öğretmen… Önünde yıllar, yetiştireceği yüzlerce öğrenci varken hayatının bir öğrencisi tarafından elinden alınması sadece bireysel bir suç olarak açıklanamaz. Bu, sistemin en hassas yerinde oluşmuş bir kırılmadır.

Yine aynı cümleleri kuruyoruz: Cezasızlık, denetimsizlik, önlem alınmadı, ihmal var. “Bu son olsun” diyoruz ama son olmuyor. Fail değişiyor, mağdur değişiyor, şehir değişiyor ama konuştuğumuz şeyler hiç değişmiyor. Her olaydan sonra birkaç gün öfke, birkaç gün yas… Sonra sessizlik. Ta ki bir sonraki acıya kadar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün en çok hatırlanan sözlerinden biri şudur: “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Bu söz yıllarca bir onur nişanı gibi taşındı. Öğretmene duyulan güvenin, verilen değerin ifadesiydi. Bir başka sözünde de “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir” der. Şimdi durup düşünelim: Geleceği emanet ettiğimiz insanlar kendi öğrencisi tarafından öldürülüyorsa burada sadece bireysel bir öfke patlamasından mı söz edeceğiz?

Bir öğretmen “Can güvenliğimiz yok” diyorsa ve o okulda hiçbir şey değişmiyorsa, mesele artık kişisel değildir. Orada ihmal vardır. Görmezden gelme vardır. Sistemin körlüğü vardır. Öğretmen hem yükü taşısın, hem korunmasın, hem destek görmesin, hem de günün sonunda sistemin kurbanı olsun… Bu kabul edilebilir mi?

Bugün okullarda sadece akademik başarı konuşulmuyor. Öfke konuşuluyor. Şiddet konuşuluyor. Sınır tanımayan bir dil, tahammülsüzlük, empati yoksunluğu konuşuluyor. Bir yandan “bilinçli, ahlaklı, düşünen bir nesil” hedefi koyuyoruz; diğer yandan çocuklarımızı kuşatan şiddet kültürünü görmezden geliyoruz. Sosyal medyadan sokak diline, dizilerden günlük hayata kadar her yerde normalleşen bir sertlik var. Öğretmen bir nesli inşa etmeye çalışırken, başka bir yerden beslenen bir öfkeyle karşı karşıya kalıyor.

En acısı da şu: Öğretmenler artık sadece ders anlatmıyor; psikolog oluyor, rehber oluyor, arabulucu oluyor, kriz yöneticisi oluyor. Ama bütün bu yükün karşılığında yeterli güvenlik, yeterli destek, yeterli kurumsal sahiplenme göremiyor. Bir ülkede öğretmen kendini güvende hissetmiyorsa, o ülkede kim gerçekten güvendedir?

Bu olay bize şunu bir kez daha gösterdi: Sorun sadece bir öğrencinin işlediği korkunç bir suç değil. Sorun, o noktaya gelene kadar biriken ihmaller, ciddiye alınmayan uyarılar, ertelenen tedbirlerdir. Şiddeti ancak olduktan sonra konuşan bir anlayışla bir yere varamayız. Önleyici mekanizmalar, psikolojik destek sistemleri, okul güvenliği, disiplin süreçleri… Hepsi yeniden, ciddiyetle ele alınmalı.

Bugün hissettiğimiz şey sadece öfke değil; tükenmişlik. Aynı kelimeleri yazmaktan, aynı acıları yaşamaktan yorulduk. Ama susarsak daha da kötü. Çünkü her suskunluk, bir sonraki ihmale zemin hazırlar.

Fatma öğretmeni geri getiremeyiz. Ama onun iki yıl önce dile getirdiği “can güvenliğimiz yok” cümlesini görmezden gelmeye devam edersek, bu vebal hepimizin omzunda kalır. Öğretmeni koruyamayan bir sistem, geleceğini de koruyamaz. Bunu artık gerçekten anlamak zorundayız.