Havanın kasveti sözcüklerin üzerine çöküyor. Hava ile sözcükler, ruh hali arasında bir ilişki var mı, bilinmez. Hayat ile sözcükler arasında kopmaz bir bağ vardır. İnsan nasıl yaşarsa öyle düşünür. Hiçbir zaman düşündüğü gibi yaşayamaz. Koşullar sizin dışınızda, size dayatılır veya siz o koşulların içerisinde kendinizi bulursunuz.
Hayatın kararmış halini yazmaktan uzaklaşmak istedikçe yaşam düşüncelerimi oraya sürüklüyor. Her şey bu kadar kötü mü diyen fısıltılı sorunuzu duyar gibiyim. Bir iç çekiş sonrası sessizliğe çekilmek istiyorum. Ancak evet yanıtını yüksek sesle duymak istiyorum.
Dünyaya gelmiş olmak başlı başına güzel, muhteşem bir olaydır. Ancak nerede doğmuş olursak olalım sonrası bize ait olmaktan çıkar. Kendimiz olmaya yönelik bütün çabalarımız, isteklerimiz, arzularımız kuralların, kaidelerin, kanunların, inançların duvarlarından bize döner. Hayat önce grileşmeye, sonra kararmaya başlar. Ömrümüz o karartılan hayatı grileştirmek için uğraşmakla geçer. Hiçbir zaman gözlerimizi açtığımız o ilk aydınlık haline ulaşamaz veya kavuşamayız. Çaresizlerin, güçsüzlerin, eli kolu bağlananların, dilleri yasaklananların, varlıkları inkâr edilenlerin payına karanlık veya en çok grilik düşer. Aydınlık o kadar uzak ki!
Gülümseyen yüzleri, ışıldayan gözleri, umutlu bakışları yazmak istiyorum. Her yazma isteğim boşlukta bana dönüyor. Burada değiliz, başka diyarlara yolculuk yap diyorlar. Ancak o diyarlar her neresiyse buradan farklı mı onu da bilmiyorum.
İnsanlar çağın hastalığına yakalanmış gibi. Tüketme ve tükenme… Tükettikçe tükendiğinin farkında değil… Kendisine sunulan ihtiyaçtan çok, sistemin bir parçası olmanın zorunluluğundan tüketiyor. Tükettikçe köleleşiyor, köleleştiğinin farkında olmadan yaşıyor. Modern soyguncu bankaların ve finans kuruluşlarının kölesi…Yaşamını borçlanarak tüketiyor ve zamanını küçük bir azınlığın refahına harcıyor. Zamanının büyük bir kısmını kendisi için değil, başkaları için tüketiyor.
Emeğini duygusal ihtiyaçlarını gidermek için harcamaktan çok uzak, soyut olarak gördüğü duygusal ihtiyaçlara yapacağı harcamaları gereksiz görüyor. Kitap derdi yok, sinema derdi yok, tiyatro derdi yok, fotoğrafçılık derdi yok, resim derdi yok, en önemlisi de doğa derdi yok. Ruhlar ezik, ruhlar sönük, ruhlar hasta, ruhlar gri ötesi kara… Çağın hastalığı ruhlarda saklı.
İç karartıcı bir hava. Gök yüzü kasvet yüklü. Kasvetini yere bırakıyor, kurtulmak istiyor. İnsanlar hüzünlüyken üzerlerine boşalan bu kasvetin ağırlığına dayanır mı, bilinmez. Ancak şu bir gerçek ki, toprağı eşelemeye başladığından, evler oluşturduğundan, yerleşik hayatın cazibesine kapılıp doğayı terk ettiğinden, doğaya düşman kesildiğinden bu yana rahat yüzü görmedi. Kasvetin ağırlığı her yıl, her asır artarak benliklerini ele geçirdi. Ezilen insanlar iyice ezikleştiler. Acınacak durumda olduğunun farkına varmadan tüketiyor her şeyi, tüketiyor kendisini…
Baharın bu kadar kasvetli oluşu eskilerin deyimiyle hayra alamet değil. Bu karamsarlık geçici olmaktan çıkıp, iyice yerleşmeye başlıyor. Sanırım son zamanlarda edindiği alışkanlıktan ve sahip olmaya başladığı tahtından, ayrıcalığından hoşnut olmaya başladı. Kurtulmak istedikçe, sanki yüreğimi, ruhumu ele geçirmek istiyor. İntikam alırcasına “bak siz her şeyi bilinçsizce ve amaçsızca tüketiyorsunuz” , ben de baharı yaşatmadan tüketeceğim diyor. Belki de haklıdır. O kadar şeyi tükettik ki, arada baharın tükenmesini de kimsenin umursayacağını da düşünmüyorum.
Doğayı tükettik. Doğadaki canlıları ayrımsız tüketmenin keyfini çıkarıyoruz. Yeni bir Nuh Tufanı tükenişi durdurup yeni bir yaşamın kapılarını aralar mı? Bezginlik, yorgunluk, karamsarlık arada beni ele geçiriyor. Tüketmenin, tükenmenin yorgunluğu. Yaşam damarımız; suyu tüketmekten, havayı kirletmekten mutluyuz. Sıkıntı duymuyoruz, tükettiklerimizden. Sonra da oturup; sızlanıyor, dertleniyor, şikâyet elçiliğine soyunup, arada timsah göz yaşlarıyla ağlaşıyoruz. Sahiciliğimizi yitirdik. Toprağı eşeleyip, evler yapıp çitlerle çevirdikten, ürküttüğümüz varlıkları kutsallaştırıp, dokunulmaz kıldığımız günden sonra tüketmenin acımasız çarkları bizi ele geçirdi. İhtiyacımızdan fazlasını istifleyip, korkuyla bakıyoruz ne olacak diye…
Hava bugün çok kasvetli. O kasvet beni de ele geçirdi. Ruhumun rengi değişmeye başladı; Gri… Belki de kararmasından iyidir diyenleriniz olacaktır, biliyorum. Gri… İki arada, bir derede olma misali, net değil… Halbuki her şeyin net, sahici olmasını hep istemişimdir. Suya sabuna dokunmadan, etliye sütlüye karışmadan, ortalarda dolanmaktır gri olmak. Ortama ayak uydurmak, uyumlu olmak. Güce teslim olma diyebilirsiniz. Belki de ruhuma yüklenmiş umutlarım tükeniyor., tüketiyorum. Sonsuza kadar yaşam şansım yokken ve olmayacakken hayatın renkleri sürekli değişir mi dersiniz?
Bilginin hızla tüketildiği ve yayıldığı bir çağdayız. Ancak o bilgiyi amacından uzak, çıkarlarımıza uygun ve kirleterek hızla tüketiyoruz. Üretimine katkıda bulunmadığımız bilgiyi tüketirken de hiçbir sorgulamaya ihtiyaç duymuyoruz. Obur misali ha bire tüketiyoruz, sorgusuz sualsiz. Belki de bundandır bu kadar yozlaşmışlık, çürümüşlük. Her dönemin “puştluğu” vardır. Sanırım bizler de bu dönemin “puştluğuna” denk geldik. Silahın icadıyla sadece “mertlik” bozuldu. Günümüzde ise her icatla birlikte insanlığımız daha da bozuluyor. Şimdilik geri dönülmez bir yoldayız. Kendimizi suyun akıntısına bırakmaktan başka bir şeyde elimizden gelmiyor. Sakın karamsar olduğum düşüncesine kapılmayın. Her çağın miadını dolduran bir hastalığı vardır. Biz bu çağın tüketim hastalığına, çürümüşlüğüne denk geldik. O hastalık da miadını dolduracak. Bu çağ aynı zamanda vicdanın yitirildiği, kaybolduğu bir çağ. Her nerede ise o vicdan denen şey aranıyor, ancak bulunma ihtimali şimdilik ufukta da görünmüyor. Belki de bundandır oluk oluk akan kanlara, kesilmiş başlara, kitlesel kıyımlara kimse dönüp bakma gereği duymuyor artık. Vicdan tükendi tabelasını; evlere, sokaklara, caddelere, meydanlara, köylere, kasabalara, kentlere rahatlıkla asabilirsiniz. Çünkü oralarda yaşayanların çoğunluğu da vicdanı tüketmiş durumda. Küçük bir azınlık ise vicdanlıları çoğaltma derdinde, kıvranıp dururlar. O iyiliksever küçük azınlığın hatırına Nuh’un Tufanından uzak, “kıyamet” günü şimdilik uğramıyor.