BELLEK (Dağarcık,hafıza,zihin)

İnsan, yalnızca etten ve kemikten ibaret bir varlık değildir. Onu insan yapan şey; hatırladıkları, unuttukları, özledikleri ve hafızasında taşıdığı izlerdir.

Eğer bellek olmasaydı, kim olduğumuzu da bilemezdik. Çünkü insanın kimliği, büyük ölçüde geçmişinin toplamıdır.

Bu nedenle “Belleğimizden başka neyimiz var?” sorusu, aslında “Biz kimiz?” sorusunun başka bir biçimidir.

Bellek, yalnızca yaşanmış olayların depolandığı bir arşiv değildir. Bellek; insanın kendisiyle kurduğu bağdır. Çocukluğumuzun kokuları, annemizin sesi, ilk sevinçlerimiz, ilk kayıplarımız, bir mezar başında sessizce dökülen gözyaşlarımız… Bütün bunlar bizi biz yapan görünmez ipliklerdir. Belleğimizi kaybettiğimizde yalnızca anılarımızı değil, kişiliğimizin önemli bir bölümünü de kaybetmiş oluruz.

Modern çağın en büyük trajedilerinden biri de hafıza kaybıdır. İnsanlık bugün bilgi çağında yaşıyor; fakat aynı zamanda unutma çağında da yaşıyor. Her gün binlerce bilgiye maruz kalıyoruz, fakat çok azını gerçekten hatırlıyoruz. Çünkü bilgi çoğaldıkça tefekkür azalıyor; hız arttıkça hatırlama derinliği kayboluyor. Artık insanlar anı yaşamaktan çok, anı kaydetmeye çalışıyor. Fotoğraflar çoğalıyor, fakat hatıralar derinleşmiyor.

Toplumlar için de durum farklı değildir. Bir milletin belleği, onun tarihidir. Tarihini unutan toplumlar yönlerini kaybederler. Hafızasını kaybetmiş bir toplum, kökleri kesilmiş bir ağaca benzer. Bir süre ayakta kalabilir; fakat ilk büyük fırtınada devrilmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle tarih, yalnızca geçmişi öğrenmek için değil, geleceği inşa etmek için de gereklidir. Bellek, milletlerin pusulasıdır.

Aileler de bellekle ayakta durur. Bayram sofraları, eski fotoğraflar, dedelerin anlattığı hikâyeler, annelerin sakladığı küçük eşyalar… Bunlar yalnızca nostaljik ayrıntılar değildir; kuşaklar arasındaki görünmez köprülerdir. Bellek aktarımı durduğunda, yalnızca hikâyeler değil, aidiyet duygusu da kaybolur. İnsan köklerini unuttuğunda, nereye ait olduğunu da unutmaya başlar.

Ancak bellek sadece güzellikleri taşımaz. Acılar da hafızamızda yaşar. Kayıplar, pişmanlıklar, kırgınlıklar ve yaralar… Fakat insanı olgunlaştıran çoğu zaman tam da bu acı hatıralardır. Çünkü hafıza, yalnızca mutlulukların değil, derslerin de evidir. Acısını hatırlamayan insan aynı hataları tekrar eder; acısını hatırlayan ise merhameti öğrenebilir.

Buna rağmen belleğin yükü bazen ağırdır. İnsan unutmak ister. Fakat bütünüyle unutmak, yeniden doğmak değil, kendinden uzaklaşmaktır. Bu yüzden hayat, hatırlamak ile unutmak arasındaki hassas dengede ilerler. İnsan bazı şeyleri unutarak iyileşir; fakat her şeyi unutarak varlığını kaybeder.

Öyleyse gerçekten de belleğimizden başka neyimiz var? Servetler kaybolabilir, makamlar sona erebilir, beden yaşlanabilir. Güç azalır, zaman geçer ve insan elindekilerin çoğunu yitirir. Fakat geriye dönüp baktığında, insanın yanında kalan şey çoğu zaman hatıralarıdır. Sevdikleriyle yaşadığı anlar, verdiği emekler, yaptığı iyilikler ve kalbinde taşıdığı izler…

Belki de insanın gerçek serveti, sahip oldukları değil; hatırladıklarıdır. Çünkü insan belleği kadar insandır. Hafızamız silindiğinde yalnızca geçmişimizi değil, kendimizi de kaybederiz.

Ve geriye şu hüzünlü soru kalır:

"Şimdiki çocuklar yıllar sonra bugünleri düşündüklerinde, belleklerinde yer edinen neleri anımsayacaklar” dersiniz?