BAŞAKLARIN İÇİNDE

İç Anadolu'nun Bozkırı,Buğdayı ve Arpayı Sever.

İç Anadolu'nun bozkırına baktığınızda, sararmış başaklardan başka bir şey görmezsiniz. Ufuk çizgisine kadar uzanan düzlükler, yaz güneşinin altında altın rengine bürünmüş buğday ve arpa tarlalarıyla kaplanır.

İlk bakışta bu manzara insana tekdüze gelebilir. Oysa bozkırın sessizliği, yüzyılların emeğini, sabrını ve alın terini içinde saklayan büyük bir hikâyedir.

Bozkır, cömert olduğu kadar cimridir de. Her tohumu bağrına basmaz.

Su ister, iklim ister, zaman ister.

Bu yüzden bozkır insanı toprağın dilini öğrenmiş, hangi ürünün bu iklimde yaşayacağını yüzyıllar boyunca deneyerek keşfetmiştir. Sonunda bozkırın en sadık dostlarının buğday ve arpa olduğu anlaşılmıştır.

Buğday yalnızca bir tarım ürünü değildir.

O, ekmeğin, sofranın ve bereketin simgesidir. Anadolu insanı için ekmek kutsaldır; yere düştüğünde öpülüp başa konur. Çünkü herkes bilir ki o ekmeğin içinde yağmur bekleyen gözler, nasır tutmuş eller ve kavurucu güneş altında çalışan çiftçinin alın teri vardır.

Arpa ise çoğu zaman buğdayın gölgesinde kalır. Oysa bozkır ekonomisinin sessiz kahramanıdır. Hayvancılığı ayakta tutan yemin önemli bir kısmını oluşturur. Anadolu'da atın, koyunun ve sığırın yaşamında arpanın ayrı bir yeri vardır. Bu nedenle arpa, sadece tarlanın değil, köy hayatının da temel direklerinden biridir.

Bozkırın sert iklimi insan karakterini de şekillendirir. Kuraklıkla mücadele eden insanlar, sabrı ve kanaati öğrenir. Bir yıl bereketli geçer, ertesi yıl kuraklık yaşanabilir. Buna rağmen çiftçi toprağını terk etmez; yeniden sürer, yeniden eker ve yeniden umut eder. Çünkü bozkırda yaşamak, umudu hiçbir zaman kaybetmemektir.

Bugün teknolojinin gelişmesiyle tarım yöntemleri değişse de bozkırın gerçeği değişmemiştir. İklim değişikliği, azalan su kaynakları ve artan maliyetler çiftçiyi zorlamaktadır. Buna rağmen İç Anadolu'nun ovalarında her sonbaharda yeniden buğday, yeniden arpa ekilir. Çünkü bu toprakların hafızasında bu iki ürün yalnızca tarımsal bir tercih değil, bir yaşam kültürüdür.

İç Anadolu'nun bozkırına uzaktan bakanlar yalnızca sararmış başakları görür. Yakından bakanlar ise o başakların içinde bir milletin emeğini, sabrını ve geleceğe olan inancını okurlar. Bozkır gerçekten buğdayı ve arpayı sever. Çünkü onlar, bu coğrafyanın iklimine en çok yakışan, insanıyla en çok bütünleşen ve Anadolu'nun binlerce yıllık yaşamını ayakta tutan bereketin iki mütevazı sembolüdür.

Belki de tarihin en büyük sürekliliklerinden biri budur.

Haritalar değişir.

Sınırlar değişir.

İmparatorluklar yıkılır.

Cumhuriyetler kurulur.

Ama bazı topraklar, binlerce yıl boyunca aynı ürünü yetiştirmeye devam eder.

Bugün Polatlı'dan,

Ankara'ya, Kırşehir'e doğru giderken yol kenarında uzanan sarı başaklara çoğumuz dönüp bakmıyoruz.

Oysa belki de aynı bozkırda Frig çiftçileri çalışıyordu.

Aynı rüzgâr başakları eğiyordu.

Ve aynı toprak, üç bin yıl sonra Cumhuriyet'e yeniden aynı gerçeği fısıldıyordu:

"Benim en büyük hazinem taşların altında değil... Başakların içindedir"