58 Yıl önce 12 yaşında iken ayrıldığım köyümü Mucur’a bağlı Obruk'u ziyaret edeyim dedim. Normal günlük kıyafetlerimi giyerek, ilâç çantamı aldım ve yola koyuldum.
58 Yıl önce 12 yaşında iken ayrıldığım köyümü Mucur’a bağlı Obruk'u ziyaret edeyim dedim.Normal günlük kıyafetlerimi giyerek, ilâç çantamı aldım ve yola koyuldum.Yolda bir minibüse binerek köyümün altında indim.
O da ne ? Sıcaktan öyle terlemiştim ki ! Adeta boğulacaktım. Bir deli poyraz dağlara dikilen rüzgar güllerini döndürüyor adeta güz mevsimi gibi serin.Açtım bağrımı.Es deli rüzgâr bağrıma dedim.Rahatladım.Serinledim.
Benim köyden çıktığımda sadece kırma taştan yapılmış bir yol vardı.Dağlarında hiç bir şey yok,sadece say taşları gözükürdü.Köye doğru yürümeye başladım.Etrafımı gözetliyordum.Tarlada biçer-döverler çalışıyor çıkan hasadı yerine yetiştirebilmek için traktör ve kamyonlar habire gelip gidiyorlardı.
Yaklaştım köye.Hemen kendimin mezun olduğu ve aynı zamanda öğretmenlikte yaptığım köy ilkokulumu gördüm.Tarumar olmuş,etrafındaki duvarların bazı yerleri yıkılmış hüzünlendim tabii.Biraz daha yürüdüm benim zamanımda olmayan köy çeşmesinin yanına vardım.Ora da yüzleri güneşten kavrulmuş,yeşil erik gözlü bir çocuk karşıladı beni.Biraz mahzun,kaşını çatarak ;"Amca sen kimsin ?" dedi. Gülümsedim.
Sarı saçlarını okşadım. Evet tanıyamazdı beni. Çünkü 4. kuşak gelmişti artık. Biraz düşündüm. Kafamı sağa sola sallayarak etrafı seyrettim. Aklıma yağarnıma tırpan alarak ekin biçmeye gittim tarlalarımız,Fakirlik ve yoksulluk içerisinde yaptırdığımız çatısız, kara örtülü evimiz geldi. Hepsinin yerinde yeller esiyordu.
Bizim Obruk dediğimiz çukurun kenarına vardım. O ne rüzgar öyle.Adeta insanı geriye atacak ! Gölü seyrettim.O da bizim denizimizdi.Orada yüzdüğüm, kağnı tekerinin üzerine bindiğim günleri hatırladım.Yüzme bilmeyenler tekerin üzerine binerek kendilerini kurtarırlardı.
Her nedense, herkes bir başka bakıyordu bana. Çünkü tanımıyorlardı.Beni ancak 80 yaşında olan büyüklerimiz tanıyabilirdi.Onlar çoktan ahirete irtihal etmişler, şimdi orada kalıplarını dinlendiriyorlardı.Hani büyüklerimin ve babamın mezarını ziyaret edeyim dedim. Babam 1950 yılında vefat etmiş, ben o zaman 2 yaşındaydım.Bana babayın mezarı şurası dediler.İşte bildiğim bu kadar.Zaman zaman varır mezarı ziyaret eder,belki zaman gelir bizi de ziyaret ederler diye düşünürüm.
Oturdum mezarlığın kenarına etrafı seyrettim. Kurgöl, Çiğdem, Karkın, Tatar Yeniyapan, Mucur gözüküyor oralarda.Köyün hemen altında o kırma taştan yapılmış yol yok artık. Devletimiz sağolsun. Çift yol otoban yapmışlar.Günde bir iki araba geçerken,şimdi şehir içi gibi araçlar geçiyor.Mutlu oldum.Yeşil pancar tarlaları ne güzel gözüküyor öyle.Köyün içerisinde çok fazla kimse kalmamış.Yeterli arazi bulunmadığından,herkes ekmek derdi ile gurbet ellere gitmişler.Bir kaç hane ev kalmış,belki de onlarda yakın zamanda gidebilirler.
İçimi çektim. Anamın komşulardan tek yumurta alarak pişirip verdiği o dürüm,tarlalara giderken yağarnımızdaki heybe geldi aklıma.Kızıdereyi, Kermeliyi, Sarnıçı ve diğer yerleri seyrettim. O kuzu güttüğüm günleri, sığır güttüğüm günleri hatırladım. Çocuk yaşta ırgatlığa gittiğim tarlalara baktım. Hepsi yerli yerinde duruyor.Sadece tarlalar parçalanmış küçülmüş. Çünkü nüfus çoğaldıkça arazi küçülüyor.
Çeşmeye vardım.Hiç katkı yok buz gibi bir su içtim.Hemen arka tarafında bezgin bir köpek karşıladı beni. Sıcaktan dili çıkmış,havlamak bile istemiyordu.Hiç bir yere uğramadan içimi çektim ve yola koyuldum. Çünkü bir şeyim kalmamıştı köyden.Sadece havasını tattım.Kendimi 58 yıl öncesine götürdüm. Gözlerim bulanık görüyordu artık.
Asfalta indim. Bir arabaya el kaldırdım.Gençliğimi yaşadığım Şirin Mucur'umuza geldim.Orada da pek gelişme olmamış. Çünkü yatırım yok.Fabrika yok. İş yerleri yok.Vatandaş grup grup kahve önlerinde hasbihal ediyorlar.
Çok güzel günler geçirdiğim Mucur’un sokaklarına daldım. Solaklı Mahallesi’ndeki ilk geldiğim Kayalık sokağında gezdim.Hüzünlendim.O zaman taze bir çocuktum.Şimdi gözlüğümün camları gazoz şişesinin arkası gibi.Şehitlik mezarlığına gittim.Annemin ve ağabeyimin diğer yakınlarımın mezarlarını ziyaret ettim.
Çarşıya gelerek güzel yemek yapan yerleri gezdim. Oturdum memleketimin sofrasından büyük bir iştahla karnımı doyurdum.Gözümün önü açıldı.Biraz da Mucur'da gezeyim dedim. Çayıra giden Onat Caddesi’nden geçtim etrafı seyrettim. O güzel evlerin çoğu yıkılmış, kimsecikler yok ki.
Tanıdığım insanlar ya gitmişler, ya da tahtalı köyde kalıplarını dinlendiriyorlar.Çayır denen mesire alanına vardım.Nerede bizim zamanımızdaki otlar, ağaçlar ? Mor menekşeler....Güller ?
Hatırladığım Osman pınarına vardım. Kana kana bir su içtim.Döndüm yönümü tanıdığım hiç bir arkadaşım kalmamış.Aradığım insanlar yok artık.Gençliğimi harcadığım yerlerde büyük bir hüzünle tekrar çarşıya geldim.Aradığım arkadaşlarım yok ! Yok !
Bindim Kırşehir dolmuşuna etrafı seyrederek geldim.İçimde bir acı kaldı. Yaşlandığımı yeni fark ettim. Ötelenmemek, küçüksenmemek, tepeden bakılmamak için .tırnaklarımla kazıyarak yaptırdığım küçük evime geldim.Şimdi yalnız ve hüzünlü bir şekilde akıbetimi bekliyorum.Allah'tan bir isteğim var.Hiç kimseye,çocuklarıma ve yakınlarıma muhtaç eylemesin.İtibardan düşürmesien.Tertemiz yaşadığım mazimi daim eylesin.Allah yurduma ve milletime selamet versin.
Beni hatırlayabilen arkadaşlarıma ve dostlarıma sonsuz selamlar saygılar .Çok yaşayın...Sağlıklı yaşayın...Benden çok yaşayın.Sizlere bir şey söylemek istiyorum.Uzaktaki hemşehrilerim. Zaman zaman baba ocağınızı ve atalarınızın mezarını ziyaret edin.Bir gün sizin de mezarınızı ziyaret eden olacaktır.Geldiğiniz yeri ve konumu asla unutmayın. En kalbi saygılarımla.
***
BİTMEZ Mİ SANDIN?
Dededen kalma bol arazileri vardı. Babası çalışmayı sevmediği gibi kendisi de çalışmayı sevmezdi.
Nasıl elde edildiği belli olmayan bolca arazi, büyük ve küçükbaş hayvanlar, bağlar, bahçeler saymakla bitmiyordu. Arabanın düşük modeline binmek onun için ar sayılırdı. 3-5 tane atı vardı. Arabalardan ziyade atlara binmeyi sever, arazilerinin etrafında onları seğirtirdi.
Giydiği elbiselerin haddi ve hesabını kimse bilemezdi. Sayısını çoğu zaman kendi de bilmiyordu. Ayakkabı çeşitleri oldukça fazlaydı. Her nedense topuklu ayakkabıyı çok severdi. Hele birde ucu sivri ise keyiften dört köşe olurdu.
Saçlarını hafif şekilde uzatır, ona ayrı bir şekil verir, aktörlerin saçlarını taklit ederdi. Saçlarına briyantin sürmek onun için bambaşka bir zevkti.
Uzunca iki adet çizmesi vardı. Bunların arkasında mahmuz bulunur. Ata bindiği zaman, atın hızlı gitmesi için ara sıra o mahmuzla hafifçe vururdu.
Tarlasında çalışan işçilerin yanına indiği zaman o yürüyüşler...
Breh… Breh… Breh!..
Sanki ufacık dünyaları bu yaratmıştı. Yanında birkaç taklacı, sürekli gaz verirler çevrenin ağası diye şişirirlerdi.
Her şeyi kolay kolay beğenmez. Giyecekleri en pahalı yerlerde alırdı. Bulunduğu yerlerde, gittiği lokantalarda yemeğin en güzelini seçer ve yanında da birkaç kişi yararlanırdı.
“Hadi bre aslanım” sözünü işittiği zaman kendisinde bir takım vahametler görür, yürüyüşü bile değişirdi. Bankalarda sayısını ve hesabını bilemediği kadar mevduatı vardı. Onun nemasını yese yıllarca bunu idare ederdi. Kazandığını elbiseye verir. 50 takım elbisesinin olduğu söylenirdi. Bu kadar elbise ile ne yapacaktı acaba?
Etrafında bulunan fakir, fukaraları hiçbir zaman gözetmezdi. Onlara yardımının dokunduğunu gören olmamıştı. O kadar mal, mülk arasında her nedense yardım yapmayı sevmezdi. Yanına aldığı birkaç kafadarla birlikte eğlence yerlerine gider, eğlencenin en güzeli nasıl olursa, her türlü eğlenceyi yaparak gelirlerdi. Bilinmezdi ki bir gün inişli yolların yokuşu olacaktı. Hiçbir zaman yokuş yollardan yürümemişti. Anasından doğalı her zaman engelsiz yollarda yürümüştü. Çünkü babadan önce, dededen kalma mal kalmıştı. Kendi kazancı olmadığı için kazanılan malın kıymetini bir türlü bilemiyordu. Büyüklerinin sözlerini duymaz oldu. Her şeyi kendi kafasına yattığı şekilde yapar, kendine göre her şeyi bilirdi.
Bulunduğu çevre ona dar gelmeye başladı. Gezmek ve eğlenmek için başka yerlere gitmesi gerekiyordu. Kafasına uyan arkadaşları ile birlikte yiyip, içip geziyorlardı.
Varlığı göz ardı edilecek cinsten değildi. Dostları ne kadar da çoktu. Misafirin biri geliyor, biri gidiyor, eve giren, çıkan belli olmuyordu. Bu dostluğu nereden ve nasıl kazanmıştı?
Varlık insana bazı bilinmeyen şeyleri de öğretiyordu. Çok laf öğrenmişti. Sofrada muhabbetine doyum olmuyor, yenilsin, içilsin hiçbir zaman aramıyordu.
Sevdiği arkadaşları o çevrede bulunan oyun yerlerine alıştırıyorlardı. Çok ta zeki idi(!). Arkadaşlarının niyetleri yavaş yavaş bozulmuş bunun varlığını kısmaya başladılar. Neden kendileri bu kadar sevilmiyorlardı?
Yapılması gereken ve düşündüklerini yavaş yavaş uygulamaya başladılar. Günler geçiyor, gelirleri yavaş yavaş düşmeye başlıyordu.
Bir defa güzel giyinmeye, çok lüks yerlerde yemeye alışmıştı. Nasıl olurda klasını sarsacak yerlere gider, orada yer, içerdi?
Bunun aşırı harcamalarını bilen fırsatçılar, verecekleri malzemeyi birkaç katına vermeye başladılar. Eğlence yaptıkları yerlerde hesap sormadan para ödeniyordu. Çünkü seviliyordu(!) Halbuki ne türlü zarara uğradığını bilemez olmuştu.
Varlığı ileri derece de iken yanında koşuşturanlar, onun yavaş yavaş varlığını kaybettiğini anlayınca etrafından uzaklaşmaya başladılar. Eğlence yerlerinde üzerine yıkılan hesaplar arı kovanının devrilmesine dönmüştü. Bu hesapların ödenmesi gerekiyordu. O yörenin varlıklı olan ağası dik yürümeyi unutmuş, her nedense yavaş yavaş kamburu çıkmaya başlamıştı. Yanında çalışan işçiler fırsatını değerlendirerek hepsi zengin olmuşlar, onların hiç birisini çalıştırması mümkün olmuyordu. Çalıştıracak varlığını kaybetmişti.
Gittiği yolun iyi yol olmadığını bir türlü görememiş, çalışan insanları kendi haline bırakmış, vurdum duymazlığın cezasını bu şekilde çekecekti. Hâlâ nerede hata yaptığının farkında değildi. Kıyamadığı evleri, yanına yaklaştırmadığı arazileri, bindiği son derece kıymetli arabaları birer birer elinden çıkmaya başladı. Kredi veren bankalar kredi vermez oldular. Elinde daha önceden en iyi terzilere yaptırdığı, her gün bir takımını giyerek caka sattığı elbiseleri bile haciz edildi.
Evinde kalan birkaç tane küçük baş hayvanında olan kuzuları dahi, kucaklarına alarak gitmeye başladılar. Borçlu insanın söz hakkı olmadı. Gözleri yaşararak onları seyretmekten başka çaresi yoktu. Götürmeyin kuzularımı diyemezdi.
Hani o varlıklı günündeki dostları ne oldu? Herkes geriden geriye bakıyor, fırsat bulursa dedikodusunu yapmaktan geri kalmıyorlardı. Bir kuru ekmeğe muhtaç duruma düştü. Dedesinden ve babasından kalan koca mirası yedikten sonra ne yapabileceğinin hesaplarını yapmaya başladı.
Yıllarca birlikte yaşadığı eşinin yanına geldi. Her zaman kapının birkaç metre önünde karşılayan eşi niçin karşılamıyordu? Çocukları sanki bir yabancı gelmiş gibi bakıyorlardı. Başı döndü, sendeledi ve bir anda yere yığıldı. Stresten ve açlıktan bitap düşmüştü. Bir müddet bulunduğu yerden kalkamadı. Elinden kimse tutup da ayağa kaldırmak istemiyordu. Oradaki aile efradına ne yapmıştı da yüzüne bakmıyorlardı? Onlara hazin hazin baktı. Dalı kopmuş bir yaprak gibi tekrar sararak yere düşüp, yığılarak kaldı.
Sırtında yakaları yıpranmış bir gömlek, bacağında dizleri eskimiş bir pantolon, ayakkabıları delik, deşik olmuştu. Bu kadar sıkıntıdan sonra içeriye giren bir kadın onu kucakladı. Gücü bir türlü yetmiyordu. Kadın yaşlıydı. Yerde bitkin vaziyette yatan adam gözlerini açtı. Bulanık görüyordu etrafı. Bu kadını tanımakta gecikmedi. Yıllarca kolunda yattığı, saçının bir tek teline kıyamadığı oğlunun anasıydı. Kafasını annesinin bağrına yasladı. Sanki küçücük bir çocuk gibi gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ana gibi yar bulunur muydu? Annesi gözlerindeki yaşları sildi. Onu yeni doğmuş bir bebek gibi bağrına bastı. Ana kucağı bir anda ona her şeyi hatırlattı. Neden büyüklerinin sözünü dinlemediğinin hesaplarını yaptı. O varlıklı durumu ve çile çektiği günler bir bir gözünün önüne geldi. O zaman büyüklerinin söylediğinin haklı olduğuna inandı.
Kaybolan varlığının peşine düşmedi. Yanlış yoldan dönmeye karar verdi. Eş ve çocuklarına tek tek söz verdi. Artık yamalı elbise giyecek, evinde katık yoksa da kuru ekmekle idare edecekti. Normal insanların yaptığını yapıyor, eşi ve çocukları ile birlikte icara tuttukları tarlalara gidip çalışıyorlardı. Evlerinde huzurlu günler başladı. Eş ve çocukları ne bulurlarsa onunla karınlarını doyuruyorlar, tekrar kazandıkları babalarının mutluluğu için her şeyi yapmaya çalışıyorlardı. Büyüklerden kalan mirasın üzerine koymadıkça çabuk biteceğini anladı. Çalışmadan, kendi kazancı olmadan gelen malın bir faydası olmuyordu. Artık yürüyüşünü, gezişini ve gidip geldiği yerleri iyi fark ediyordu.