
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ...
Av. AHMET ŞÜKRÜ TAŞKIN'IN ANILARI (7)
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI BAŞLAYINCA
HUBUBAT STOKLARINI SAKLAMAK İÇİN
TOPRAK MAHSULLERİ OFİSİ KURULDU
Anlatacaklarıma bakıp da beni din görevlisi, ya da Kur'an yorumcusu sanmayın. Açıklamamdaki gayem geçmişteki bir yanılgımın daha iyi anlaşılıp belki bir ibret levhası olarak zihinlerde kalır düşüncesinden öteye gidemez.
Kur'an-ı Kerim'de bir “Asr” sûresi vardır. Kur'an'ın en kısa sûrelerindendir. Hocaların anlattıklarına göre Allah-u Zülcelâl Hazretleri bu sûrede “Asr'a yemin ederim ki insanlar yanılgı içindedir. Sadece şu inanıp salih amel işleyenler ve hak ve hakikatı tavsiye edenler hariç” buyurmuş.
Bilindiği gibi “asr” yüzyıl ve ikindi vaktine denir. Şimdi burada bu kavramların açıklanmasına girersem çizmeden yukarıya çıkmış olurum. Gayem başımdan geçen bir yanılgı olayını hiç unutamadığım için sizlere aktarmaktan ibarettir.
Tarihini ay ve gün olarak iyi hatırlayamamaktayım. Ya 1947 yılının son günleri, ya da 1948 yılı Ocak ayının ilk haftası idi. Ben o tarihlerde Toprak Mahsulleri Ofisi'nde küçük bir memurdum. Ofis 1939 yılında kurulmuştu. O güne kadar ismi bilinmezdi. 1 Eylûl 1939'da İkinci Dünya Savaşı patlayınca gerek ordunun ve gerek halkın hububat ihtiyacını karşılamak için stok yapmak gereği duyulmuş ve ekmek almak karneye bağlanmıştı. Tarlalardaki yeşil ekinden alınacak mahsulün belirli bir kısmına el konulmuştu. Bu kısıtlamalardan elde edilecek mahsulün muhafazası için de Ofis ihdas olunmuştu.
Ofis o tarihlerde şimdiki Yüksek Plânlama'nın binasında bulunuyordu. Bankalar Kanunu'na tâbi olduğu için mesai sabah saat 8.30'da başlar, 18.00'de biterdi. Öğle paydosu ise iki saat sürerdi.
KÂZIM KARABEKİR'İN TABUTU YIRTIK BAYRAĞA SARILIYDI
O gün tabldotta öğle yemeğini yedikten sonra Kızılay'daki Ordu Evi - Sıhhiye Meydanı'na kadar şöyle bir yürümek ve hava almak gereğini duyduk. Üç, ya da dört arkadaştık. Hava oldukça soğuktu, yerde alaca kar vardı.
Sıhhiye Meydanı'na vardığımızda bir ucu Etibank binası hizasında, sonu Samanpazarı'ndan istasyona giden cadde ile Atatürk Bulvarı'nın kesiştiği yerden gelen büyük bir kortej ile karşılaştık. En önde bir top arabası ve üzerinde bir cenaze... Ve cenazenin arkasında devrin cumhurbaşkanı İsmet İnönü... Onun arkasında da generaller, amiraller, bürokratlar ve halk... Birbirimizin yüzüne “Kime ait bu cenaze?” der gibi bakıştık. Hiçbirimizin evinde radyo olmadığı için (ki o devirde Ankara'da dahi her evde radyo yoktu ve radyo bir lüks eşya durumunda idi) sonunda öğrendik ki cenaze Kâzım Karabekir Paşa'ya aitmiş.
Benim yüreğim hopladı. Çünkü Kâzım Karabekir Paşa hazretlerine ait pek çok hamasî kahramanlıklar duymuş ve okumuştum. Rengim sararmış. Arkadaşlar pek o kadar etkilenmediler. Beni asıl üzen tabutun üzerindeki bayrak oldu. Zira o kadar eski, delik deşik ve yırtıktı ki hani insan böyle tarihler yazmış bir paşanın tabutu üzerine örtmek şöyle dursun, en tenha bir köy okulunun avlusundaki direğe çekmeye bile düşünür.
Arkadaşlardan biri Arnavut asıllıydı ve cahildi. Tabutun içindeki paşa hakkında bilgi sahibi olmaması hoş karşılanabilirdi. Ötekiler ise zaten ortaokulu bile bitirememiş takımından idi. Zira ondörtbuçuk milyon nüfustan beşyüzbin kişilik bir ordu çıkarılmıştı. Böyle alelacele kurulmuş bir ofise biraz eli kalem tutan memur tâyin edilmişti. Onlar nereden bilsinlerdi Kâzım Karabekir Paşa'yı?
KARABEKİR PAŞA ŞIMARAN ERMENİLER'İ TEMİZLEMİŞTİ
Ben küçük yaştan beri tarihe imza atmış kişilere Türk olup olmamalarına bakmadan hayranlık beslerim. Zira inancım itibarı ile bunların zaman zaman bozulan dünya düzeninin yeniden tanzim edilip sükûna kavuşturulmasında Allah tarafından gönderilmiş seçkin kişiler olduğuna inanırım. Atatürk'ün de Türk milletinin başına Allah tarafından vazifelendirildiğine ve vazifesini yaparken kendisine yardım ettiğine inanırım. Çünkü Allah'ın Türk'ü ve Türklüğü yeryüzüne nizam getirecek bir kavim olarak yarattığına inanırım. Ve onun için İstiklâl Savaşımızın Türk'ün zaferi ile noktalanmasının ardında bir şairimizin yazdığı bir şiirdeki şu dörtlüğü hiç unutmam ve zaman zaman tekrarlarım:
Kavmimin bir idam günündeydi ki
Ey müncî sen Rabbın yolundan geldin
Mukaddes dağların üzerindeki
Bir aziz tepeye doğru yükseldin
Müncî kurtarıcı demektir.
Kâzım Karabekir Paşa Birinci Dünya Savaşı'nda yandaşlarımızın Batı'ya teslim bayrağı çekmeleri üzerine zamanın Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson tarafından Osmanlı toprakları üzerindeki ondört maddelik plânı gereği şımaran Ermeniler doğu illerimizi işgal etmeye başlamış ve Kâzım Karabekir Paşa büyük bir askerî deha ile onları kolordusuyla temizlemişti.
Yine bu paşa hazretleri Atatürk Samsun'a çıkıp da meşhur Amasya Tamimi'ni yayınlayınca er kıyafeti giyip buluştuğu Atatürk'e “Paşam, bütün kolordumla emrindeyim” diyerek tâbir yerinde ise kelleyi koltuğa aldığı bir günde arka çıkmış, 15'inci Kolordu Komutanı olarak Atatürk'ü tutuklamasına dair padişahın verdiği fermanı yırtıp sepete atmıştı.
CHURCHİLL İSMET PAŞA'NIN KARŞISINDA YIĞILIP KALMIŞTI
Ve yine Kâzım Karabekir Paşa üstün Yunan kuvvetleri karşısındaki birliklerimizin takviyesi için daha Batılıların Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'ni tanımaya niyetleri bile yokken Ermeniler'le Gümrü Antlaşması'nı imzalayıp kolordusu ile batıya gelerek Atatürk'ün imdadına yetişmişti.
Sonraları tarihimize “İzmir Suikastı” diye geçecek olan olaya adı karıştığı için İstiklâl Mahkemesince yapmış olduğu hizmetler göz önüne alınarak emrine bir araba, bir şoför, bir hizmet eri verilmek suretiyle 1000 lira maaşla ömür boyu İstanbul'da oturmaya tâbi tutulmuştu.
10 Kasım 1938 Türk'ün matem günü idi. Çünkü büyük kurtarıcısını kaybetmişti. 11 Kasım günü Türkiye Büyük Millet Meclisi İsmet Paşa'yı Türkiye'nin ikinci cumhurbaşkanlığına getirdi. Ama bu tarihler bir dünya savaşının arefesi idi. Her an patlamaya hazır bir bomba görünümündeydi dünya... İsmet Paşa askerî kadrosunu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni her an bir harbe hazır duruma getirmek için Atatürk zamanından beri uzun zamandır Meclis Başkanlığı yapmakta olan Abdülhalik Renda Bey'i bu görevinden istifa ettirdi ve alelacele İstanbul'da seçim yaptırarak milletvekili seçtirdiği Kâzım Karabekir Paşa'yı Meclis Başkanlığı'na getirdi. Ve böylelikle Meclis sanki bir askerî meclis durumuna getirildi, paşalar meclisi oldu.
Hiç unutmam, yıl 1943... Yedek subay okulundayım. Aylardan Temmuz, ya da Ağustos... İkinci Dünya Savaşı'nın en kızışkın devresi... Almanlar Ruslar'ı Petersburg'a kadar kovalamışlar, Stalin bağırıyor “Yetişin, gidiyorum” diye... Adana'ya gelen İngiltere Başbakanı Churchill'in Yenice İstasyonu'ndaki bir vagonda yaptıkları görüşmede “Ya Boğazlar'ı açarsın, ya da memleketini işgal ederiz” diye kendisine baskı yapması üzerine İsmet Paşa'nın birden ayağa kalkıp dikleşerek “O zaman ben de Trakya'dan Alman ordularına Mısır petrollerinin yolunu açarım” karşılığını vermesiyle Churchill'in nasıl yığılıp kaldığının fotoğrafı o günkü gazetelerde görülmeye değerdi.
MALATYALI KEZBAN'IN
CONİLERE VERDİĞİ DERS
Menderes’in Türkiye’yi ‘Küçük Amerika’ yapmaya çalıştığı günlerde, yani 1955-1960’lı yıllarda yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesidir…
Gündüz Cumhuriyet Bayramı kutlanmıştı. Gece saat 12’ye yaklaştığı sırada içeriye ağızlarında pipo, sarı saçlı, uzun boylu iki kişi ile beraber şık giyinmiş şişman bir adam girdi. Bu iki yabancı ‘uzman’ sıfatıyla bir dost memleketten getirilmişlerdi. Bir yıldır yakındaki 15.000 nüfuslu bir Anadolu kasabasındaydılar.
Kaymakam kasabada böyle bir şey olamayacağını, arzu ederlerse falanca yerdeki ‘Türk pavyonu’na gitmelerini tavsiye etmişti. Bunun üzerine iki genç tercümanlarını da yanlarına alarak önce Malatya’ya, sonra da faytoncunun rehberliğinde buraya gelmişlerdi.
Şani Malatya Genelevi’ne...
İlk dakikalarda yadırgadıkları bu yer gitgide hoşlarına gitmişti. Akşamdan beri 25 müşteri savmış olan Kezban gramofona oynak bir plâk koymuş, kırmızı mayosunun içinde dönüp duruyordu. Yabancılar Kezban’ı seyretmeye başladılar. Sonunda Kezban’ı işaret ederek tercümanlarına bir şeyler dediler.
Tercüman çaça kadına:
- Mösyöler bayanı istiyor!
Tercümanı duyan Kezban adamlara şöyle bir baktı. Sonra:
- Müthiş yorgunum anne... Mazur görsünler!
Cevap tercüme edilince yabancılardan uzun boylusu sertleşen sesi ile:
- Ne demek! Böyle yerlerde müşteri reddedilmez! diye diklendi.
Kezban hiddetlenerek:
- Yorgunum efendim! Lâftan anlamaz mısınız siz?
Tercüman:
- Bu mösyölerin kim olduğunu bilmiyorsun galiba! Hem bir orospu müşterisinin arzusunu yerine getirmeye mecburdur!
Kezban:
- Ben orospuyum! Ama bu mösyöler kim olursa olsunlar arzularını yerine getirmeyeceğim!
Diğer kadınlar şaşkın şaşkın ona bakmaktaydılar. Kezban’ı o güne kadar hep para canlısı olarak düşünmüşlerdi.
Tercüman yediği hakareti hazmedememişti:
- Senin gibilerinin hakkından polis gelir!
- Buyrun efendim, polis iki adımlık yerde!
Şişman tercüman hışımla dışarıya çıktı. Biraz sonra yaşlıca bir polisle içeriye girdi. Ecnebîlere karşı daima nazik olmayı, onlara kolaylık göstermeyi vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis Kezban’a:
- Mösyöler seni çifte telli oynarken bulmuşlar. Demek ki yorgunluk bahane… Şu halde sebep ne Kezban?
- Sadece istemiyorum!
- Fakat vazifeni unutuyorsun. Sonra senin için fena olur!
Genelevin dilberi Kezban âdeta deliye döndü:
- Bana hiçbir şey olmaz, polis bey! Ben gâvurlara orospuluk yapmam polis bey! Beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz. Fakat sürüleceğim yer gene Türk ili değil mi?
Herkes susuyor, iki yabancı alık alık bakıyordu, Kezban ise yumruklarını sallayarak söyleniyordu:
- Ben gâvur orospusu değilim, polis bey! Ben Türk orospusuyum!
Diğer kadınlar başlarını önlerine eğmişlerdi. Yaşlı polis ise ağır ağır bahçeye çıkarken Kezban hâlâ bağırıyordu:
- Ben gâvurun altına yatmam, polis bey! Ben Türkler’in orospusuyum, gâvurun değil!
Bu anlatılanlar kaderin sillesini yemiş vesikalı Kezban’ın cılız öpülesi elleriyle ülkemizi işgal eden gâvurlara attığı yaman tokadın hikâyesidir.
İşte böyleee… Birkaç dolar kazanabilmek için yabancıların önünde eğilen bütün politikacılarımıza, iş adamlarımıza, bürokratlarımıza, medya mensuplarına ve “Keşke İngilizler’in idaresinde olsaydık” diyebilen o çok namuslu (!) hanım kızlarımıza…
Velhâsıl kadın-erkek bütün vesikasız ‘orospu’larımıza ithaf olunur!
Ve hem de Kezban’ın hemşehrisi olan o şişman tercümanın adı neydi biliyor musunuz?
TURGUT ÖZAL!
KIRŞEHİR BELEDİYESİ ANI DEFTERİNDEN
Kırşehir halkına olan derin saygı ve sevgimi ifade için yaptığım ziyaret vesilesiyle sayın Belediye Başkanı Hakkı Göçen'e başarı dileklerimi ve saygılarımı sunarım. 13.8.1986 OSMAN BÖLÜKBAŞI
Bugün Kırşehir Belediyesi'ni ziyaret ettim. Sayın Hakkı Göçen'i Kırşehir'e hizmet heyecanı ile meşbu gördüm. Kanalizasyon ve içme suyu gibi alt yapı tesislerinin öncelikle ele alınması ve tamamlanma noktasına gelmesi hizmet tercihindeki isabeti göstermektedir. Tarihimizde çok önemli bir yer işgal eden Kırşehirimiz gelişme ve güzelleşme yolunda büyük merhaleler kaydetmiş. Anavatan iktidarı dönemi Kırşehirimizin kalkınma hamlesinde en parlak bir dönem olacaktır. Bu inançla Hakkı Göçen beyin şahsında Kırşehir'e hizmeti geçenlere şükranlarımı sunuyor, başarılar diliyorum. 11.1.1987
MEHMET KEÇECİLER
Anavatan Partisi Genel Bşk. Yrd.