Ateş düştüğü yeri yakıyor

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi kan ağlıyor. Her gün şehit, her gün şehit.


Bırakın ülkemizin dört bir yanına giden şehitlerimizi Kırşehir’e birer hafta arayla şehit geliyor.
Şehitlerimizi Kırşehir’de, köylerinde, ilçelerinde veya şehitlikte toprağa verirken annelerin, babaların, bacıların, kardeşlerin, akrabaların ağıtları feryatları yürekleri yakıyor.
Şehidimizi toprağa verip evine geldiğimizde yüreklerdeki feryatlar, ateşler yanmaya devam ediyor, kimse söndüremiyor.
Eş kocasını, çocuğunun babasını, hayattaki tek direğini kaybetmiş, yıkılmış, ışığını sönmüş.
Abiler, bacılar, kardeşler, ablalar canlarından parçalarını kaybetmişler.
Şehidimizi toprağa verip, baba ocağına geldikten sonra kafayı kaldırıp baktığımda babanın ayağında ayakkabı yok, annenin elbisesi yırtık, ablanın, ağabeyin hali perişan, eşi bitmiş tükenmiş, iğneyle bayıltılmış dünyadan haberi yok. Üstelik yeni evlenmiş ve beş aylık hamile.
Nasıl sönsün ki bu ateş?
Düşünüyorum şehit cenazesine katılarak duyarlılık gösteren vatandaş dağıldıktan sonra ne olacak beş aylık çocuğuyla hamile kalan annenin hali, nasıl dünyaya getirecek, nasıl büyütecek çocuğunu?
Tamam devlet maaşını verecek, şehitlerin faydalandığı haktan faydalanacak, peki gencecik şehit eşi insanların ar damarının çatladığı günümüzde hayatla nasıl mücadele edecek, nasıl tutunacak, hangi zorluklara nasıl göğüs gerecek ? Ağlamaktan gülmeyi unutarak, sıkıntılı yaşamak kolay mı?
Annesinin karnında beş aylık olan dünyaya gelmeden babasını şehit veren çocuğun hali ne olacak, nasıl büyüyecek, Arkadaşları tarafından dışlanacak mı, okula gittiğinde öğretmenleri tarafından “baban ne iş yapıyor” diye sormamaları için dişlerini mi sıkacak?
Arkadaşlarıyla oyun oynarken arkadaşının babası arabayla eve geldi, poşetleri eline aldı çocuğu “babam” diyerek koştu, sarıldı, babasını öptü, babası da çocuğunu öptü, eline para verdi, çikolata verdi. Bu durumda arkadaşına ve babasına imrenerek bakan, boynunu büken çocuğun durumunu düşünebiliyor musunuz?
İçine kapanmış, yalnızlaşmış, kimselerle görüşmek istemeyen çocuk gece kafasını yastığa koyduğunda rahat uyuyabiliyor mu, yoksa uykusuz sabah mı ediyor, psikolojisi nasıl biliyor musunuz?
Peki evladını vatana şehit vererek acıların en büyüğü olan evlat acısını yaşayan, evinin direğini kaybeden, ışığı sönen, bayramlarda, izinlerde elini öpmeye gelen, ceplerine harçlık koyan, evlerinin ihtiyacını karşılayan, evlatlarını kaybeden, bitmiş, tükenmiş, kamburlaşmış, saçları beyazlamış, gözlerine kan oturmuş, dert sahibi olmuş, hayata küsmüş anne ve babanın hali nedir biliyor muyuz?
Diğer anne ve babalar oğullarına düğün yaparken evladını kaybeden, şehit veren anne ve babalar mezar yaptırıyor böyle yaşamak kolay mı?
Böyle yaşamak kolay değil ama biz nereden bileceğiz ki kimin ne sıkıntılar yaşadığını? Çünkü ateş düştüğü yeri yakıyor.
Bizler cenazeyi toprağa verdikten sonra üzüntüyü, acıyı mezarlıktan çıkmadan unutuyor, günlük hayata dönüyor başlıyoruz akşam evde yiyeceğimiz yemeği, seyredeceğimiz diziyi, maçı veya almak istediğimiz arabanın modellerini konuşmaya.
Akşam eve gittiğimizde geçiyoruz televizyon karşısına, atıyoruz ayak, ayak üstüne, alıyoruz kumandayı elimize, yudumluyoruz çaylarımızı; evlendirme programlarını, eğlence programlarını, çöllerde çıplak ve tiksindirici şekilde yapılan yarışmaları, yetenek adı altında milli ve manevi değerlerinden, Türk örf ve adetinden uzak, bilgi ve kültürden yoksun acayip kılıklı insanların iğrenç hareketlerden oluşan, repli, raplı ne olduğunuz bellisiz yarışma programlarını seyrediyor keyfimize bakıyoruz. Aklımıza dahi gelmiyor şehit olanlar, şehitlerin eşleri, çocukları. Ateş düştüğü yeri yakıyor.
Maalesef hayat devam ediyor, herkes kendi yoluna, ölenle ölünmez anlayışı gibi vurdum duymaz söylemler bizleri sorumsuz davranmaya yöneltiyor. Buda en büyük değerlerimizden olan ve en zor ve kötü günlerimizde dahi ayakta durmamızı sağlayan yardımlaşma, dayanışma gibi önemli özelliğimizi kaybettiğimizi gösteriyor.
Maalesef ateş düştüğü yeri yakıyor.