Tefrika olarak yayınladığımız yazımızı bu haftada bitirmek istiyorum. Daha önceki yazımızı okumayan okuyucularımız için yine kısa bir özet sunmak istiyorum. Konu başlığımızın yazarı İnşaat Mühendisi Özer Ravanoğlu tanıyalım. Özer bey, 1938 doğumlu 25 yılını Türk Cumhuriyetlerinde Diyanet Vakfı ve TİKA tarafından görevlendirilen bir Türk Milliyetçisi. Ravanoğlu, Ata Yurtlarımızda bir çok kalıcı eser yapımına öncülük etmiştir. Anıları ile okuyucularımı duygulandıracak Özer Bey’in kendisinden bedelini ödeyerek satın aldığım kitabından yazılarıma alıntı yapabilirmiyim dedim. O da gerekli oluru verdi. “Tanrı Dağları’nın Gözyaşları” adlı kitap Ötüken Yayınevi tarafından basılmış. Yazarımızın bu anı kitabını ve diğer kitaplarını okumak isteyen okuyucularım, Ötüken yayın evinden talep edebilir. Özer Bey’in Kitaplarını alıp okuyacak arkadaşlara şimdiden teşekkür ediyorum.
Geçen haftaki yazımızda Doğu Türkistan mücahitlerinden İsa Yusuf Alptekin’in Bey’in Çin’den hicretinden bahsetmiştik. Bu haftaki yazımıza kaldığımız yerden başlamak istiyorum.
Çin zulmünden kaçan Uygur Türk’leri çok zor şartlar (önceki yazılarımızda bunları okuyabilirsiniz) karşısında ölüm kalım mücadelesi vererek Hindistan hududuna yaklaşırlar. Ancak Çin kuvvetleri kafileye yetişmek üzereler. Aralarında birkaç saatlik mesafe kalmıştır. Kafilenin aksakalları hemen toplantı yaparak durumu müzakere etmeye başlarlar. Bu Çin zulmünden kaçan insanların hayatlarını nasıl kurtarabiliriz? Kafilenin tamamının hayatı tehlikedeydi. Kafile birçok badireden geçmişti. Ama bu seferki durum oldukça vahimdi. Karar vermek için çok vakitleri yoktu. Yapılan müzakelerden bir sonuç çıkmıyordu. Ne yapılması gerektiği konusunda bir karar verilemiyordu.
İsa Yusuf Alptekin hicreti anlatmaya devam ediyor: Yanımızda duran ve aksakalların müzakerelerini takip eden, otuz yaşlarında bir delikanlı “bu konuştuklarınızdan hiçbir şey çıkmaz, yapılacak şey bellidir. Bu işin tek bir çözümü var” dedi. Bu delikanlının adı Murat’tı. Herkesin bakışı onun üzerinde toplanmıştı. Murat ‘ben yanıma beş gönüllü alırım. Şu boğazı tutarım. Dört beş saat zaman kazanırsınız ve bu zaman zarfında Hindistan’a ulaşırsınız. Kafilenin hayatının kurtulması ancak böyle mümkün olabilir. Buna da çok acele karar vermeniz lazım.’ Dedi. Gerçekten başka çözüm yolu gözükmüyordu. Herkes tekrar yol hazırlığına başladı. Bir taraftan da gönüllü kalan bu fedailerle kucaklaşıp helalleştik. Gözyaşları içinde bu yiğitlerimizle tek tek kucaklaştım, hellaştim. Murat ayrılırken bana şöyle hitap etti :
‘İsa Efendi sana çok güveniyorum. Eğer bir gün Uygur davasını unutur da evlat ü ıyal derdine düşersen bil ki kıyamet gününde iki elim yakanda olacak. Bunu sakın unutma, İsa Efendi. Bana söz ver. İsa Efendi bir gün de olsa Uygur davası yerde kalmayacak ve sen çoluk çocuk derdine düşmeyeceksin, bana söz ver.’ dedi.
İşte böyle oldu Mehmet Beyciğim, ben bizi kurtarmak için canlarını veren yiğit başı Murat’a söz verdim. Onlar bizim için öldüler. Ben onlara Cenab-ı Hakk’ın huzurunda söz verdim. Gözyaşlarını tutamayan İsa Efendi, şimdi nasıl olur da sözümden döner, Uygur davasından vazgeçer çoluk, çocuk derdine düşerim diyerek sözlerinin bağlar. Mehmet Emin ağabeyden naklettiğim bu olay onları da beni de çok duygulandırmıştı. Biz konuşurken birkaç kişi ibrikle bir taşın üstüne oturarak abdest aldılar. Diğer bir ihtiyar Uygur titreyerek iğreti bir duvarın üzerine çıktı. Titreyen bir sesle ezan okumaya başladı: Allahu Ekber, Allahu Ekber…
Namazdan sonra kısa bir süre tekrar ayaküstü konuştuk. Azatlık başlayalı henüz üç yıl bile olmamıştı. Acaba bu mescit ne zaman yapılmış ve ne zaman ibadete açılmıştı. Aksakallara mescidi ne zaman yaptıklarını sordum. Mescidin nasıl bir mücadele ile ibadete açıldığını anlattılar. Hayretle dinledim. 1986 yılında önce Talgar kaymakamlığına müracaat ederek mescit yapmak istediklerini yazılı olarak bildirip izin istemişler.
Talgar kaymakamlığı müracaatlarını reddetmiş. Bu sefer vilayet merkezine, Almatı’ya müracaat etmişler. Oradan da olumsuz cevap alınınca, Moskova’ya müracaat etmişler ve azatlıktan önce Moskova’dan izin alarak mescidin inşaatına başlamışlar. Bugünkü haliyle mescidin birçok eksiği var. Abdest alacak yerleri olmadığı gibi, tuvaleti bile yok, tabi minaresi de. Bir avuç “vatan cüda insan” nasıl mücadele ediyor. Yılgınlık göstermiyorlar. Hiçbir zaman mücadeleden vazgeçmiyorlar. Sovyetler Birliği dağılmadan kısa bir süre önce de mescitlerini ibadete açıyorlar. Bitti
Önemli Not: Bazı okuyucularım, bu yazılarımdan dolayı ücret aldığımı sanıyorlar. Yıllardır yerel gazetelerde yazdığım yazılarımdan dolayı hiçbir ücret talebim olmamıştır. Amatörce C. Allah ömür verdiği müddetçe yazmaya devam edeceğim