Aslında 2026 iyi bir yıl da, çevresi kötü…

Madem paldır küldür girmek zorunda kaldık 2026’ya, neymiş, kimmiş, kimin nesiymiş bu 2026 diye biraz geçmişini araştırdım.

Ataları, sülalesi çok geçmişlere gidiyor.

Soyunda iyi, insancıl olanlar da var beş para etmez madrabazlar da.

Hani “Bizim inek eve gelecek de mahallenin piçleri bırakmıyor” derler ya bizim oralarda. (Söz öyle anlamını bulduğu için mecburen “piç” kelimesini kullandım ama, bu üslup bize yakışmaz. Onun için yazının bundan sonraki bölümünde o kelime yerine “yaramaz” sözcüğünü kullanacağım.)

Bunu şunun için söyledim. Aslında olan bitenlerde yılların pek suçu yok. O aslında eve düzgün gelecekken mahallenin yaramazlarının bırakmadığı bizim inek gibi, mecburen yanlış yollara sapıyor.

Aslında yılların ciddi bir kültür birikimi ve geçmişi var. Bırakın başka kıtalardaki William Shakespeare, Gorki, Dostoyevski gibi ünlü yazarları filan, bizim Küçük Asya dediğimiz Anadolu’da ne cevherler yetiştirmiş. 16. Yüzyılda Pir Sultan’ı, 17. Yüzyılda Karacaoğlan’ı, 18. Yüzyılda Dadaloğlu’nu, daha nicelerini sunmuş bu yıllar. 20. Yüzyılda, 21. Yüzyılda da hiç hız kesmeden Nazım Hikmet’leri, Hasan Hüseyin’leri, Yaşar Kemal’leri, Mahsuni’leri Neşet Ertaş’ları bizlerle buluşturmuş.

Siyasi, toplumsal geçmişi de hareketli 2026’nın. Atatürk’ü bu Dünyaya bahşeden 1881 yılı da bizim 2026’nı atası. O’nu 1919’da Samsun’a gönderip kurtuluş savaşını başlatan da, 1923’te cumhuriyeti kurduran da 2026’nın akrabaları. Geçmişinde çok çok iyi yakınları olduğu gibi, 2. Dünya savaşı döneminde 60 milyon insanın katledilmesine yol açan Hitler’i yaşatan yüz karaları da var. Ama öyle bir büyük belanın karşısına Josef Stalin’i çıkartıp, cani Führer’in intiharını sağlayan 1945 de, 2026’nın soyundan geliyor.

Netice olarak geçmişinde birçok iyi, güzel anılar biriktiren; fakat bizde 1960’ta, 1971’de, 1980’de olduğu gibi darbelerle yüzbinlerce insana zulmeden kara yılları da mazisinde barındıran 2026 aslında tek başına kötü bir olgu değil. Zaten kendisine de sordum “Bak 1 yıl birlikteyiz, ne yapacaksın, bizim için neler düşünüyorsun, iyilik planların var mı?” diye… Çok kızdı, suratı asıldı, ağlamaklı oldu. “Benim elimden bir şey gelmez. Keşke gelse, istemez miyim herkesi mesut, mutlu yaşatayım. Herkesin yüzü gülsün, aç, açık kimse kalmasın. Lakin, benim yapabileceğim hiçbir şey yok.” Sonra nefes almadan ekledi: ”130 bin makam aracı suyla mı çalışıyor? Devlet bankalarında, KİT’lerde binlerce yönetim kurulu üyesine astronomik maaşlar, huzur hakları nasıl ödeniyor? Binlerce trole, korumaya, makam uçaklarının bakımına, yakıtına, personeline deste deste paralar nasıl ödeniyor? 2 milyar Dolara yapılacak köprüleri, yolları 4 milyar Dolara yaptırıp, üstüne üstlük geçiş garantisiyle yıllarca 10-15 miyar Dolarlara varan ödemeler kolay mı yapılıyor? Bunların hepsinin bedeli var. Asgari ücretliye, emekliye insan gibi yaşayacakları maaş vermeye kaynak mı kalıyor?”

“Haklısın. Yönetenler tercihini böyle yapmış. Tercih 86 milyon değil de yüzde 3-5’lik bir kesim olursa, senin de yapacak bir şeyin yok” diye tasdiklemek zorunda kaldım. Yine de sordum “Peki nasıl düzelecek bu zulüm düzeni. Kim düzeltecek, ne yapmalı?” diye. “Benden duymuş olma da sana bir şiirden kısa bir alıntı yapayım” dedi.

“Bir değil,

beş değil,

Yüz milyonlarlasın maalesef,

Koyun gibisin kardeşim.

Gocuklu celep kaldırınca sopasını

Sürüye katılıverirsin hemen

Ve adeta mağrur, koşarsın salhâneye.

Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani.

Ve bu dünyada bu zulüm

Senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

Ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

Kabahat senin,

-demeğe de dilim varmıyor ama-

Kabahatin çoğu senin canım kardeşim”

Bunun üzerine söyleyecek söz bulamadım. “Bizim inek eve gelecek de mahallenin yaramazları bırakmıyor”. Sözün özü bu.

2026 iyi bir yıl aslında ama çevresi kötü.