AH ARKAM AHHHH! Kumar belası

             Her zaman olduğu gibi o gece de sabaha karşı ancak eve gelebilmişti Patırtı’nın Rasim. Çok yorgundu, çocukları uyandırmadan Güldane’nin koynuna sokuldu. Güldane’ye köylük yerde her gece yapayalnız gaz lambası ışığında eve geç gelen kocasını beklemekten ve onun bitmez bahanelerini dinlemekten gına gelmişti. Rasim’in kulağına “boon niye geciktin herif, buna ne diyecaan baalım”
             Rasim sabaha kadar kahvede kumarcıların başını beklediğini, ütülen birisine on lira karşılığında komşu köydeki manacı Rıfat’a gecenin bir vaktinde yaya olarak ödünç paraya gittiğini, aldığı on lirayı da bir dakikada bozuk gelen zarla kaybettiğini hanımına nasıl diyebilirdi ki. “Sorma Güldanem Gartın Memiş bek hasta, bu vaata gadar arkadaşlarla onun başını bekledik, çaneni gapat da uyuyalım”.
             Sabah ahır samanlık işlerini bitiren köyün gençleri ve orta yaşlıları akşama kadar toplandıkları köyün ortasındaki  ‘Tokmak tepesi’ denilen yüksekçe bir yerde aşşık, ceviz gibi oyunları oynamakla vakit geçirirlerdi. Yaşları daha ileride olanlar çekildikleri kuytu bir köşede zar atarak işi kumara dökerlerdi. Ceviz oynayanlar aslında ceviz oynama adı altında yaptıkları kumar oynamaktan başka bir şey değildi. Karşılıklı olarak anlaşıp fiyatını belirledikleri cevizi kazanan kişi adedini sayarak paranın miktarını alır cevizleri tekrar kaybedene verirdi. Hesabın içinden çıkamadıklarını bir bilene hesap ettirirlerdi.
             Akşam olduktan sonra gündüz yakın akrabalarından çekinip oyun oynayamayanlar da anlaştıkları arkadaşlarıyla bir araya gelerek zar atmak suretiyle ıssız bağ damlarında veya buna benzer zula yerlerde el feneri ya da tedarikledikleri gaz lambasının ışığında kumar oynarlardı. 
             Kumarda kaybedenler oyuna devam edebilmek için yanlarında bulunan ‘manacı’ denilen kişilerden fahiş fiyata faize para alırlar ya da itimat eden arkadaşlar birbirine ödünç para verirlerdi. Kaybeden kişi ödünç aldığı parayı ödemek için ertesi günü oyun oynadığı arkadaşlarının ya da ana veya hanımının yardımıyla akşamın bir vaktinde evin ambarından buğday, arpa gibi mahsulleri ya da evdeki bakır kaplar, çömlekteki yağ, peynir gibilerini çalarak sırdaş alıcılara satarlardı. 
             Aile içerisindeki yetişkinlerden kumar oynayanlar işi birbirinden her ne kadar saklamaya çalışsalar da ne de olsa köylük yerdi, olanlar çabuk duyuluyor, onlar da yerine göre birbirinin hareketlerini bilmezden ya da görmezden geliyorlardı. Bu pislik zamanla köyde öyle yayılmıştı ki para her gün adres değişiyor, aslında kumarcının kumarcıya beş kuruşu geçmiyordu. Çocuklarının genelde her gün kumar oynadıklarının farkına varan Satının Duran onları bir araya toplayarak “yavrularım şu işi gendi aranızda oynayın da para evde dışarı çıkmasın bari” diye serzenişte bulunduğu dilden dile köyde söyleniyordu.
             Selvinin Irıza askere gitmeden önce komşu köyle çıkan arazi tartışmasında ayağından mavzerle yaralanmıştı. Askere gittikten çok sonraları Kore harbi baş göstermişti. Nato yeni üye olan Türkiye’ den asker talebinde bulunmuştu.  Kore’ye gidecekler içerisinde onun da adı geçiyordu. Irıza ayağındaki eski kurşun yarasını bahane ederek askeri hastane ortopedi doktoruna yalvar yakar kendisini çürüğe ayırtarak tertiplerinden önce köyüne dönmüştü.
             Fakir bir ailenin çocuğu olsa da uyanık birisiydi. Askerden her izine gelişinde oradan ucuz kumaş getirir köy bakkalına satardı. Askerden geldikten sonra üç dört yıl kadar amelelik yapmakla çiftçi durmakla çalıştıysa da bunlar onun yapacağı işler değildi. Cebinde köyde bir iş kuracak kadar birikimi vardı. Köyünde ve çevre köylerde kahve yoktu. Ahırın bir bölümünü sokağın dış kısmından bölerek kahvehaneye çevirdi. Köy henüz dışarıya göç vermediğinden bayağı kalabalıktı. Zamanla işleri iyi gitmeye başladı.
             Aradan zaman geçtikçe kahveciliğin tüm yönlerini öğrenip kendisini geliştirmişti. Müşteriye yetişemiyor, sıkıştığında bacanağı Koca kaş Sabri kendisine yardım ediyordu. Köylünün kumara olan düşkünlüğünü fırsat bilerek şehre kahvehane için malzeme almaya gittiğinde bolca zar satın almıştı.
             Kağıt, domino, tavla oyunları akşamları lüksün ışığında Irıza’nın göz yumması ve yerine göre oyun başı para almasıyla zamanla yerini kumara bırakmıştı. Geceleri acıkan müşterilere yufka ekmek arası kaynamış yumurta veya helva dürümlerini para karşılığı satarken zarları da kumar oynayanlara günlük kiraya vermek suretiyle gelirine gelir katıyordu.
             Aradan geçen yıllar içerisinde kahvenin varlığı çevre köylere kadar ulaşmış, oradan gelen müşteriler köyde akrabalarının yanında kalıyor, olmayanlarda günü birlik geldikleri at ya da eşeklerle geri dönüyorlardı. Yozgat Şefaatli’den gelen Irıza’nın akrabaları kaldıkları bir hafta içerisinde köyde yenmedik adam koymamışlardı.  En son Irıza’yıda sıfırlamışlardı ki o an kahvede bulunan kaynı Cevat “aman enişte zarlar hileli ellaam” demesiyle zarlar değişilmiş bu kez Irıza adamları sıfıra çıkartmıştı.
             Köy muhtarı Sakıncalı Ahmet’in büyük oğlu Mehmet Ali kahvenin önde gelen müşterilerinden birisiydi. Oturduğu masada kazanıyor evine gidecekken kahveci Irıza’yla oyuna oturuyor işin garibi ona karşı hep kaybediyordu. Bir gün oğlunun eve geç gelmesinden şüphelenen babası onu takibe alır. Dikkat ettiğinde de gelini Şazimet’in boynundaki altınlarda gün be gün eksildiğinin farkına varır. Muhtar Sakıncalı Ahmet köy bekçisi Kör Dursun’u geceleri kahveyi kollamasını, kumar oynanıp oynanmadığını, oğlu Mehmet Ali’nin uğrayıp uğramadığını öğrenmek için görevlendirir. Kör Dursun her akşam çayını içtiği Irıza’ya ihanet etmeyip olanları olduğu ona olduğu gibi anlatır.
            Aslında kahveci Irıza’nın muhtar Sakıncalı Ahmet’le bir verip alamadığı vardır. Zamanında babası Gadersiz Şahin’in sağa sola gidip gelmek için bir eşeğe ihtiyacı vardır. Parası olmadığı için dört dönüm tarla vererek Sakıncalı Ahmet’ten bir eşek alır. Irıza askerden geldikten sonra bedelinden kaç kat fazla para verdiyse de bu tarlayı muhtardan alamamış, bunu kumarda Mehmet Ali’yi yenerek çıkarma hesabına giderek kahvenin iki penceresine tahtadan kepenk yaptırarak dışarıya ışık sızmasını önlemiştir.  
             Yıllar su gibi akıp giderken günün birinde köyün yaşlıları bir vakit namazı çıkışı bakkal Çörten Memmed’in dükkanında bir araya gelerek her zamanki gibi ajans dinlemek için oturular. Çörten Memmet gönüllü gönülsüz haber saatine az bir zaman kala radyosunu açtı. Spiker Almanya’nın Türkiye’de işçi talebinde bulunduğundan bahsedince orada bulunanların gözlerinde bir sevinç şimşeği çakar. Gözleri ışıl ışıldır. Fakirlik gidecek, hırsızlık, kumar gibi kötü alışkanlıklar köylünün yakasından inecek, bunun yerine bolluk bereket ve rahatlık gelecekti, bundan iyi haber olur muydu?
             Bulup buluşturarak Almanya, daha sonraları Avusturya, Belçika, Fransa, Hollanda gibi ülkelerde işçi alımına başlayınca köyde gözle görülür bir nüfus azalması başlamıştı.
             Kahvede müşteri azalmış işler bayağı düşmüştü. Selvi’nin Irıza işin farkındaydı. Bir ara kahveyi kapatıp ya da birisine devrederek yurt dışına gitmeyi düşünse de tekrar bundan vazgeçti. Yaz günleri çiftçilik yüzünden gelen giden olmadığından dolayı zaten pek işleri olmaz, o da boş durmayıp köylüden mercimek, nohut,  buğday arpa yulaf gibi mahsullerin yanında inek, dana alıp satarak geçimini zaten idame ettirirdi. Şimdilik işi oluruna bırakmalıydı.
             Baldırı Cılbak Sali fakir bir ailenin ikinci oğluydu. Amele gitmekle, çiftçi durmakla, bağ bahçe bellemekle her köylüsü gibi kıt kanaat geçinenlerden birisiydi. Ağabeyi Gara Hasan vaktinde Ankara’ya gitmiş belediyede işe girmişti. Her yıllık izine gelişinde kardeşini Ankara’ya götürmeye ısrar ediyorsa da bir türlü onu ikna edemiyordu. En son gelişinde de dediği olmayınca “Ne haltın varsa gör” diyerek bir daha da oralı olmadı.
             Baldırı Cılbak Sali iyi hoş ve herkesçe sevilen birisi olmasına rağmen cebinde zarla gezen kumarcının başta geleniydi. Köyün zenginlerinden Ibılı’nın Uşağının çiftçiliğini yaparken, onların yeni aldığı traktörü sürmenin yanında her türlü işlerine günlük on lira peşin yövmiye ile bakıyordu.
             Akşam yemekten sonra her zaman olduğu gibi Irıza’nı kahvesine vardı. Eskisi gibi içerisi pek öyle kalabalık değildi. Masanın birisine oturarak Irıza’nın garsonu Şeref’e bir çay söyledi. Aradan on dakika geçmeden Çamlığın Recep selam verip yanına oturdu, bir çayda ona söyledi.
             Çamlığın Recep başkalarına göre köyde zengin sayılacak bir adamın oğluydu. O da kumar oynamayı seven birisiydi. Karşılıklı hal hatırdan sonra Baldırı Cılbak Sali’yi cebindeki on lira adeta sokuyordu. Onu bir avucuna koyup karşısındakine paranın miktarını belli etmemeye çalışarak Recep’e, “at zarını avucumdaana” dedi
             Çamlığın Recep “ulan Cılbaan eti neee budu ne, avucunda servet yatacak daal ya” diye iç geçirdikten sonra zarları masaya attı.
             Attığı zar kırgın gelmiş Recep kumarı kaybetmişti. Bu onun için üzülecek bir durum değildi. Zarların yere kırgın düştüğünü gören Cılbaan Sali kumarı kazandığından dolayı oturduğu sandalyeden birden ayağa fırladı, gözleri ışıl ışıldı. O an az paranın az kazanır ezikliği ile tekrar sandalyeye otururken “AH ARKAM AHHHH!” diyen feryadı aslında onun fakirliğine olan isyanıydı. Arkası, yani parası çok olsaydı daha çok kazanacaktı. Masaya yığıldı kaldı.
 

YORUM EKLE