Acının Sofrası Olmaz

Cenaze, bir insanın bu dünyadan ayrılışının ardından geride kalanların yaşadığı en ağır duygulardan biridir. O evde artık yemek kokusu değil, hüzün vardır. O kapının önünde telaş değil, sessizlik vardır. O sofrada ise neşe değil, gözyaşı vardır.

Ancak yıllardır toplumumuzda süregelen bir gelenek var: Cenaze yemekleri...

Yakınını kaybetmiş, acının en derinini yaşayan insanlar, bir yandan taziyeleri kabul etmeye çalışırken diğer yandan yüzlerce kişiye yemek hazırlamanın, kazan kaynatmanın, servis yapmanın telaşına düşüyor. Acısını yaşaması gereken insanlar, çarşıda kıymalı pidenin sayısını, mutfakta pilavın tuzunu, etin pişip pişmediğini düşünmek zorunda kalıyor.

Oysa cenaze evi hizmet eden değil, hizmet edilmesi gereken yerdir.

İslam kültüründe ve Anadolu geleneğinde asıl olan da budur. Yakınını kaybeden aileye komşuların, akrabaların ve dostların yemek götürmesi, onların yükünü hafifletmesi tavsiye edilmiştir. Çünkü cenaze sahibi zaten büyük bir acının içindedir. Ona düşen görev misafir ağırlamak değil, kaybının yasını yaşamaktır.

Ne yazık ki zamanla bu anlayış tersine dönmeye başladı.

Bazı yerlerde cenaze yemekleri adeta bir zorunluluk, hatta sosyal baskı haline geldi. "Ne yemek verildi?", "Kaç kişiye ikram yapıldı?", "Etli pilav mı vardı, yoksa sadece çorba mı?" gibi konuşmaların yapılması, acının önüne geçen yanlış bir anlayışın göstergesidir.

Bir insanın ardından edilen duaların değeri, kurulan sofraların büyüklüğüyle ölçülemez.

Kırşehir'in köylerinde ve mahallelerinde yıllardır yaşatılan dayanışma kültürü aslında bize doğru yolu gösteriyor. Eskiden cenaze evinin kapısını komşular çalardı. Birisi yemek getirir, birisi çay demler, birisi gelen misafirlerle ilgilenirdi. Cenaze sahibine ise sadece sabır ve dua düşerdi.

Belki yeniden bu anlayışa dönmenin zamanı gelmiştir.

Cenaze evlerinde kazanların değil duaların kaynadığı, yemek telaşının değil dayanışmanın yaşandığı bir kültürü yeniden inşa etmek mümkündür.

Bugün birçok şehirde, birçok köyde cenaze yemeklerinin kaldırılması yönünde kararlar alınmaya başlandı. Bu kararların amacı geleneği yok etmek değil, acı yaşayan ailelerin üzerindeki maddi ve manevi yükü azaltmaktır.

Çünkü cenaze yemeği çoğu zaman yalnızca ekonomik bir yük değildir.

Bazen dar gelirli bir aile borçlanmak zorunda kalıyor.

Bazen yakınını kaybetmiş bir anne, tencerenin başına geçmek zorunda hissediyor kendisini.

Bazen de insanlar, "El âlem ne der?" düşüncesiyle acısını ertelemek zorunda kalıyor.

Oysa ölüm, gösterişin değil sadeliğin kapısını aralar.

Bir tabak yemek unutulur.

Ama uzatılan bir el, edilen bir dua, omza konulan bir dost eli yıllarca unutulmaz.

Kırşehir, Ahiliğin başkentidir.

Ahilik; gösterişi değil tevazuyu, yük olmayı değil yük almayı öğreten bir medeniyet anlayışıdır. Eğer Ahiliğin ruhunu yaşatmak istiyorsak, cenaze evlerinin yükünü artırmak yerine hafifletmeyi öğrenmeliyiz.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Cenaze evine yemek bekleyerek mi gitmeliyiz, yoksa bir kap yemek götürerek mi?

Çünkü acının ikramı olmaz.

Acının sofrası olmaz.

Acının yanında olunması olur.

Ve bazen bir tas çorba götürmek, kurulan en büyük sofradan çok daha kıymetlidir.