2 OCAK ...

İşte bak, 2 Ocak oldu bile. Takvimden bir yaprak daha düştü, biz fark etmeden. Dün “yarın” dediğimiz her şey bugün oldu; bazı hayaller gecikti, bazı kırgınlıklar yerli yerince kaldı. Zaman, kapıyı çalmıyor. Ne izin istiyor ne de ardına bakıyor. Biz hâlâ dünün cümlelerini toparlamaya çalışırken, o çoktan bugüne yerleşiyor.

Yeni yılın ikinci günündeyiz. Büyük kararlar çoktan yoruldu bile belki. Oysa zaman, bizden devrimler değil; küçük fark edişler ister. Bir sabah pencereden giren ışığı, yarım kalan bir telefon konuşmasını, “sonra ararım” deyip hiç aranmayanları… Hepsi zamanın sessiz tanıklarıdır. Geçip giden sadece günler değildir; söyleyemediklerimiz, ertelediklerimiz, cesaret edemediklerimiz de akıp gider.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dizeleri gelir akla tam da bu noktada:

“Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında.”

Bu iki satır, insanın hâlini ne kadar sade anlatır. Hep aradayız. Ne geçmişten kopabiliyoruz ne de geleceğe tam varabiliyoruz. Zamanın içinde yaşıyoruz ama ona yetişemiyoruz.

2 Ocak, yılın en sessiz günlerinden biridir aslında. Gürültü bitmiştir, süsler toplanmaya yüz tutmuştur. Geriye sadece insan kalır; kendisiyle baş başa. İşte tam da bu yüzden kıymetlidir. Zamanla pazarlık etmeyi değil, onunla barışmayı öğretir. Her şeyin aynı kalmayacağını, ama yine de devam edileceğini hatırlatır.

Geçip giden zamana üzülmek kolaydır. Asıl zor olan, geçen zamana rağmen hissetmeye devam edebilmektir. Çünkü zaman alır, evet; ama bazen de bırakır. Bir anı, bir yüz, bir cümle… İnsan, onlarla yürür yoluna.

İşte bak, 2 Ocak oldu bile. Zaman yine geçti. Ama biz buradayız. Ve belki de hâlâ, geç kalmış sayılmayız.

Ama insan yine de durup düşünmeden edemiyor. Çünkü zaman yalnızca geçmez; dokunur. Kalbin en yumuşak yerine, en savunmasız anına değip geçer. Bir gün çok sevdiğimiz bir kahkaha hatıraya dönüşür, bir ses artık sadece içimizde yankılanır. Hayat tam da bu yüzden güzeldir belki; kalıcı olmaya çalışmadan anlamlıdır.

Romantizm, zamanla yarışmak değil; onunla yan yana yürüyebilmektir. Bir anın farkına varmak, geçeceğini bilerek sevmek… Yaşam dediğimiz şey, sonsuzluk vaadi değil; geçiciliğin içindeki mucizedir. Bugün elimizde olan, yarın sadece bir hatıra olacaksa eğer, daha dikkatle bakmak gerekir hayata.

Cemal Süreya’nın dizeleri fısıldar bu gerçeği:

“Hayat kısa,

Kuşlar uçuyor.”

Bu kadar sade, bu kadar derin. Hayat gerçekten kısa ve kuşlar gerçekten uçuyor. Biz çoğu zaman başımızı kaldırıp bakmayı unutuyoruz. Oysa yaşam, kaçırdıklarımızdan değil; fark ettiklerimizden ibaret.

2 Ocak… Henüz çok taze. Ama aynı zamanda çok kırılgan. Bugün yaşanan bir sevinç, yarın geçmiş zaman kipine dönüşecek. Yine de üzülmeye gerek yok. Çünkü geçicilik, değersizlik demek değildir. Tam tersine, her şeyi kıymetli kılan tam da budur.

İşte bak, 2 Ocak oldu bile. Zaman geçiyor. Hayat akıyor. Ama hâlâ sevebiliriz, hâlâ hissedebiliriz, hâlâ “iyi ki” diyebileceğimiz anlar biriktirebiliriz. Çünkü yaşam, ne kadar kısa olursa olsun, içten yaşandığında daima güzeldir.