BİLMEM yeniden hatırlatıp yazmaya gerek var mı?
Ülkede yaşanan olayları ibret ve hayretle izliyoruz.
Dersim özrü, paralı askerlik, Atatürk'ün Meclisi'nde küfürleşmeler, daha neler neler…
Teknolojinin hızla değiştiği dünyamızda Türkiye nereye gidiyor?
Bütün bu olumsuzlukları bir kenara bırakalım da biz Kırşehirimize ve Kırşehirlilere ge-lelim.
Bundan 50 yıl önceki Kırşehir'le Kırşehirlilere bakıyorum eskiden ve eskilerden eser yok.
Nerede bir zamanların benim gazete verdiğim Bıyıklı Galip?
Görüyor musun Bıyıklı Galip'i anlatmak, yazmak bana nasip oldu.
Galip Şener'i Kırşehir'deki gençlerin hatırlaması için, gözlerinin önüne getirmesi için Türk filmlerinin fabrikatörü, babacan adamı, fötr şapkalı, burma bıyıklı Hulusi Kentmen'e benzetirdi Kırşehirliler.
O Kırşehir'in hoş sohbet, yaşayan tarihi idi. Onun bilmediği, tanımadığı kimse yoktu. Onun masası, onun etrafı her gün onlarca, yüzlerce dostlarıyla dolup taşardı. Nargilesini fokurdatırken anlattıklarını dinlemeye doyamazdınız.
Bundan 50 yıl önce yaşayan Kırşehirlilerden bir Civeleğin Mehmet'i, onun yakın dostu Şemsi Yastıman'ı, Ethem'in Hacı'yı, Cakcağın Mehmet'i, Saim Selçuk'u, Şaban Küçükkâtipoğlu'nu, Raşit Karagüllü'yü, Hacı Dölek'i, Ahmet Gevrek'i, Hacı Baş'ı ve daha başka değerlerini hangi Kırşehirli unutabilir ki?
Şimdi bir kaçı hariç hiçbirisi aramızda olmayan Kırşehir'in bu güzel insanlarını bilenler bilir hepsi de Kırşehir adının geçtiği her yerde tek yürek, tek yumruk olurlardı. Onların dostlukları bir başkaydı. Onların sohbetleri, muhabbetleri, masaları bir başka olurdu.
Birbirlerini severler, sayarlar, birbirlerini görmeden yapamazlardı. Aramızdan ayrılanların hepsine buradan rahmet diliyorum, ruhları şad olsun.
Hacı Baş dedim de aklıma onunla ilgili pek çok hatıralar anlatılır. Onun yakın dostları Hacı Baş'ı anlatmaya başladılar mı saatlerce bitiremezler.
İsterseniz Hacı Baş'ı yakın dostu, halen İstanbul'da yaşayan emekli bankacı Raşit Karagüllü'den dinleyelim:
“Bir yaz günüydü. Kırşehir'deydim. Hacı Baş'a telefon ettim. Evde eşi çıktı. Hacı Baş'ın dükkâna gittiğini söyledi. Ben de evde hemen onunla yiyeceklerimizi hazırladım ve çarşıdaki dükkânına gittim. Dükkânın bodrum katı açık. 'Hacı' diye seslendim. 'Buradayım agam' dedi. 'Ne yapıyorsun Hacı?' dedim. 'İçiyorum. Sen de gel, oturalım' dedi. İçeriye ben de girdim. Hacı keçi ve koç boynuzlarından bıçak sapı yapıyordu. Elleri simsiyahtı. Ona benim salata yaptırmam olur muydu? Getirdiklerimi masaya koydum. 'Buyur Hacı' dedim. Saat te onbire yaklaşıyor. Hacı ile çok güzel dertleşiyoruz. Bir ara dışarıda bir hemşehrimizin sesi duyuldu. 'Hacı Usta, bana bir bıçak yapar mısın?' dedi. Hacı da 'Yaparım agam, ama yarın alırsan' dedi. Aslında Hacı bıçağı yapmak istemiyordu. Çünkü orada yiyip içiyorduk, sohbet ediyorduk, kolunun soğuyacağını, muhabbetin bozulacağını düşünüyordu. O da 'Olmaz, bana bugün lâzım' dedi. Yapma falan dediyse de Hacı sakallı müşterisinin bıçağını yapmaya koyuldu. 'Sen şöyle bir saat dolaş gel, bıçağını al' dedi. Hacı uğraşarak, rakısını yudumlayarak bir saatte adamın bıçağını yaptı. Bir saat sonra müşterisi geldi ve bıçağı verdi. Adam parasını verdi, paranın üstünü saymaya başlayan Hacı Baş '25 kuruş eksik çıktı hemşerim. Onun yerine sana saz çalıp bir türkü söyleyeyim mi?' dedi. Adam da 'söyle' dedi. Hacı Baş sazını eline aldı Aşık Sait'ten çok güzel bir ağıt türkü söylemeye başladı. Bıçağı satın alan sakallı müşterisi ağlamaya başladı. Ben hemen adama sordum: 'Hemşerim niye ağlıyorsun?' O da bana 'Ah ah hem-şehrim sen sorma evde sonradan aldığım bir avradım var, bir de ilk eşimden kızım kaldı. Onların dertlerini size anlatsam, bitiremem. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?' dedi. Tekrar masanın başına döndük. Hacı Baş ve ben o müşteri de olmak üzere bir saat kadar sohbet ettik. Hacı Baş o hemşehrimize birkaç türkü daha söyledi. Adam iyice dertlendi, giderken bir bıçak siparişi daha verdi. Hacı Baş'la biz akşam saat dokuza kadar oturduk. Şimdi bu Hacı Baş'ı bulmak mümkün mü? Onun sohbeti, onun muhabbeti yok artık. Biz de artık Kırşehir'e gittiğimiz zaman eski dostlarımızı, hemşehrilerimizi bulamıyoruz ne yazık ki…”
Eskiden İstanbul'dan Kırşehir'e, yani memleketine ziyarete gelecek hemşehrilerimizden hangisi olursa olsun günler önce onun dostları, yakınları tarafından hazırlıklar yapılırdı. Örneğin bir Şemsi Yastıman için günler önce Ökse'den Muharrem Erdaş, Üçgöz'den Civeleğin Mehmet geniş, güller içindeki bahçelerini hazır hale getirirler, Şemsi Yastıman'ın siparişi üzerine isimlerini verdiği Saim Selçuk'u, Emin Yenice'yi, Ethem'in Hacı'yı, Hacı Dölek'i, Ahmet Gevrek'i, Faik İnaler'i, Reşat Sülükçü'yü, Cakcağın Mehmet'i daha başka dostlarını teker teker toplardı.
İşte o günlerden bugünlere baktığımız zaman neler değişti Kırşehir'de neler…
Mahallelerimiz değişti, sokaklarımız değişti, komşularımız değişti. Arkadaşlarımız değişti, dostlarımız değişti. Türkülerimiz değişti. Çalanlarımız, söyleyenlerimiz değişti. En önemlisi insanlar değişti. Gelenek ve göreneklerimiz değişti.
Bugün bakıyoruz da tarih ve kültür şehri diye övündüğümüz Ahi Evran-ı Veli Hazretlerinin kutlamalarına gitmiyor, dışarıdan gelen misafirlerle kutluyoruz.
Hani bir zaman cumbalı bahçeli evlerinde sofralar kurup misafirlerini ağırlayan o gözü gönlü zengin insanlar yok artık. Kimse evlerinde misafir de kabul etmiyor artık.
Cadde ve sokaklarda yürürken selâmlaşmayan, selâm alıp vermeyen insanlarla karşılaşıyoruz. Birbirlerini çekemeyen, istemeyenlerimiz çoğaldı. Açtığımız sanayilerimizin bacalarını tüttüremedik, tüttüremiyoruz. Açanlara kimse destek olmuyor, köstek oluyor.
Kim biraz işini yoluna koydu, büyüttü başlıyoruz onun aleyhinde olmaya, onun dedikodusu-nu yapmaya, kötülemeye. Onu yıkıncaya kadar, memleketten kaçırıncaya kadar uğraşıyoruz. Aslında onu bunu çekiştirip dedikodusunu yapan, yerden yere vuran, büyütmeyen insanlar yıkılıp gidiyorlar da farkında değiller.
İşte böyle bir Kırşehir'de yaşıyoruz, yaşamaya çalıyoruz. Bütün değerlerimiz bir bir kayboldu, değişti. Kırşehir'e şöyle bir bakıyorum değişmeyen ve yıkılmayan bir Kale, bir de Cıncıklı Minare kaldı.