UZUN süredir arkadaşlar arasında Kırşehir’in diğer iller arasında neden yeteri kadar ileri gidemediği konusu tartışılırken ben de espriyle birlikte “Bu memleketin altında bir yatır var, burada kötülük görmüş ve beddua etmiş, ‘bu memleket ila nihayet onmasın” diye” diyerek konuya biraz da espri katardık.
Geçen ay gazetemiz sahibi sayın Şevket Güner köşesinde bu konudan da kısaca söz etti. Aslında yaptığımız bu espri maalesef gerçekmiş.
Tarihimize bir bakalım. Her gün ele geçen tarihsel belgelerle Selçuklular dönemi daha bir aydınlanıyor.
Aslında yazının başlığında adı geçen iki tarihi ad aynı aynı kişiler.
Bunu sayın Mikail Bayram’ın { Selçuk Üniversitesi, Fen- Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü} “Halil İnalcık Armağanı II” adlı tarih araştırmaları kitabındaki bir makaleden öğreniyoruz.
Ahi Evran’ın asıl ismi “Hace Nasirü’d-Din Mühmud El-Hoyi’dir.
Hace Nasirü’d-din Mahmut aslen Azarbaycan’ın Hoy kasabasındandır. 1200 yılında Bağdat’a gelmiş, “Fütuvvet Teşkilatı’na üye olmuş 1204 yılında da Anadolu’ya gelmiştir. O dönemde Anadolu’nun en büyük sanat ve ticaret merkezi olan Kayseri’ye yerleşir. Dericilik sanatında çok mahirdir. Kayseri’de Ahi teşkilatını kurar. Daha sonra I. Gıyasü’d-din Keyhüsrev tarafından Kayseri kadılığına atanır.
Bundan sonrası hayat hikayesini özetle vereceğim. Çünkü köşemiz bu uzun öyküyü anlatmaya yeterli değil.
Sonraki sultan tarafından Konya’ya götürüldü. Bir isyana karıştı ve Denizli’ye sürgüne gönderildi. Sonra iktidara gelen sultan onu affederek Konya’da kendisini vezir yaptı.
Bu arada Konya’da önemli bir olay oldu. Mevlana’nın hocası Şems-i Tebrizi öldürüldü.
Mevlana bu olaydan sonra Moğollar’dan yana çıkarak kendi oğlu Alaü’d-din Çelebi ve Hace Nasirü’d-din Mahmut’a karşı amansız bir mücadeleye girdi.
Ahi Evren Hace Nasürid’d-din, Şems-i tebrizi’nin öldürülmesinden sonra vezirlikten azledilmiş ve Mevlana’nın oğluyla birlikte Kırşehir’e yerleşmişlerdir.
Bu arada Anadolu’da tarih çok hızlı akmaktaydı. 1261 yılında Rüknü’d-din Kılıç Aslan Hülagü Han’ın menşuru ile Selçuklu tahtına oturdu. Hülagü Han Abbasi devletine son verince (1258) Anadolu’da “Şeyhu’ş-şüyuhluk” makamına da son verildi. Mevlana’ya da bu arada Şeyhu’r Rum unvanı verildi.
Mevlana’ya tabi olmayan Türkmen şeyhlerinin ve Ahilerin iş yerleri, vakıfları ve mülkleri ellerinden alınmaya başlandı. Bu uygulamadan sonra Anadolu’nun bir çok şehrinde Moğol yanlısı bu iktidara karşı Ahi ve Türkmen çevreleri isyan başlattı.
Kırşehir’de de Ahi Evren isyan bayrağı açtı. Kırşehir’deki isyanı bastırmaya Nuru’d-din Caca memur edildi. Buradaki isyancıların tümünü kılıçtan geçirdi. Ahi Evran’ın hanımı Fatma Bacı’ya Hacı Bektaş-ı Veli sahip çıkmıştır.
Bu olaydan sonra Mevlana’nın oğlu Alaü’d-din Çelebi’nin cenazesi Konya’ya götürülmüştür. Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmadığı söylenir.
Ahi Evren’in ölüm yeri kesin olmamakla beraber Aşık Paşa’nın bugünkü türbeyi yaptırdığı bilinmektedir.
Huru’d-din Caca Kırşehir’de Ahileri kılıçtan geçirdikten sonra kılıç artığı olan Ahiler ve Türkmen halk büyük kalabalıklar halinde bir uc vilayeti olan Akşehir’e göç ettiler. Bu yüzden Akşehir’de pek çok Ahi ve Bacı mezar taşları bulunmaktadır ki, hiçbir şehir ve beldede bu kadar çok Ahi mezar taşı yoktur. Buraya yerleşen Ahilerin, cenaze namazı dahi kılınamayan pirleri Ahi Evren Hace Nasirü’d-din için Akşehir’de türbe (makam) inşa ettikleri anlaşılmaktadır.
Şehrimizde her sene kutlanan şenliklerle anılan Ahi Evran’ın gerçek hayat hikayesinin yeni bulgular eşiğinde yeniden sizlere anımsatmak istedim.
Daha detaylı bilgi edinmek isteyenler “Halil İnalcık Armağanı II” adlı kitaptan bu ilgi çekici makalenin tamamını okuyabilirler.