BİR yılın yorgunluğu, stresler, gerginlikler…
İnsanın üzerine bazen kâbus gibi çöküyor.
Ben de organize ettiğim kısa bir tatil için uzaklardayım.
Eylül'ün son haftalarındayız artık…
10 gündür Kırşehir'den uzakta, Ege'nin bir kıyı kasabasında Eylül'ü uğurlamaya hazırlanıyorum.
Yanımda götürdüğüm “Kalemini Satmayanlar” kitabını karıştırıyorum. Bu kitabı merakla inceliyorum. Kitapta genel olarak Babıali'nin duayenleri kaleme alınmış.
Ben de çok iyi hatırlıyorum Babıali’nin bu ünlü duayen gazetecilerini.
Abdi İpekçi'den Duygu Asena'ya, Sebahattin Ali'den Aziz Nesin'e, Ahmet Taner Kışlalı'dan Çetin Emeç'e, Uğur Mumcu'dan Emre Kongar'a, Oktay Ekşi'den Uğur Dündar'a, Hasan Cemal'den Mehmet Barlas'a, Cengiz Çandar’dan Nazlı Ilıcak’a, Emin Çölaşan'dan Yavuz Donat'a kadar daha başka gazetecileri bugünkü yazılarıyla kıyaslıyorum. Doğrusu üzülmeden edemiyorum.
Kalemini satmayıp gerçek bir gazeteci olarak şereflice yaşayarak zengin olamayanlarla, kalemini satarak ona buna uşaklık ederek köşe dönerek zengin olan gazetecileri de çok iyi tanıyorum.
Severek, isteyerek okuduğum bu kitapla boşalmış kıyı kasabasının da tadını çıkarmaya çalışıyorum.
Güneşin batışını seyrediyorum çayımı yudumlarken, kendi düşlerimle çoğalıyorum.
Sonsuzluğa düşme duygusu bir evrene taşıyor düşsel bir yolculuğumda.
Tam da bu sırada Midilli'nin üzerinde siyah yüklü bulutlar Körfez'in üzerine doğru yürümeye başlıyor. Ellerim şakaklarımda seyrediyorum. Güneş battı, kasaba ışıl ışıl yanmaya başladı.
Oturduğum lobinin sahile çıkan kıyısındayım. “Kalemini Satmayanlar” kitabına yine göz atıyorum kaldığım yerden okuyarak gerçek gazetecilerle, başka gazeteci geçinenleri kıyaslıyorum, mesleğimizin üstadlarının yaşadıklarına ibretle tanık oluyorum.
Gözlerimin önüne Kırşehir ve Kırşehir'deki sözde medyacılar geliyor. Utanıyorum.
“Kalemini Satmayan”lar kitabını okudukça şunları gözlemledim.
Vatanını seven, demokrat, aydın, demokrasi aşığı, dürüstlük onlar için erdem sayılan unsurlardır. Atatürk ve onun değişmez ilkelerinin savunucusu gazeteciler yazdıkları yazılardan dolayı iktidar yanlıları tarafından sevilmese de onları milyonlarca halk seviyor.
Onlar maddî imkânsızlıklar içinde olsalar da kalemlerine hep sahip çıkmışlar. Halkın gönlünde gerçek gazeteci olarak yerlerini almışlardır.
Ya bir de her devrin, her iktidarın adamı olan, ona göre oynayan, ona göre kalem tutan, tavır koyan gazeteciler var.
Eskiden bu gazeteciler İstanbul'da Babıali'de, Ankara'da Ulus Rüzgârlı Sokak'ta dizilen ve basılan gazetecilerin değişmez kalemşörleriydi.
Demokrat Parti döneminde kalemini satmayanlarla, satanlar arasında zorluklarla kıyaslama yapılması dönemin iktidar mensuplarını o kadar kızdırır ki dayanamazlar ve bunlar için “besleme basın” yaftasını yapıştırırlar.
Menderes döneminden bugüne kalemini satanlar her devirde sürüp gelmiş günümüze kadar.
Gözümüzde büyüttüğümüz, gazeteci sandığımız koca koca adamların ne kadar cüce adamlar olduklarını, tüm değerlerini unutarak meslek ilkelerini bir kenara bırakıp kalemlerini satmışlar, her şeylerinden taviz vermişler, iktidarın “kara” olan icraatlarını “ak”a çevirmek için tüm hünerlerini ortaya koymuşlardır. Şimdi insan içine çıkamasalar, meslektaşlarının yüzüne bakamasalar da iktidarlara kuyruk sallayarak yaşam savaşı veriyorlar.
Ulusal basında, medyada bunlara dönek, dönme, liboş, besleme, takkeli liboş gibi çeşitli unvan taktıklarını görüyoruz.
Şimdi meydan böylesi, kalemini satan sözde gazeteci bozuntularına kaldı.
Kalemini satmayanlar şerefli gazetecilerin sayıları azalsa da onlar hep dürüstlükleriyle anılıyor, parmakla gösteriliyor.
Onlar idealist, Atatürkçü, demokrat, vatanını, milletini seven, mesleğini her şeyin üzerinde tutan gerçek gazetecilerdir.
Bir de kalemini satarak, ona buna yalakalık yaparak; yazılarıyla, haberleriyle iktidarların yanlışlıklarına bile bile çanak tutan “besleme basın” var ki onlar her devirde bir eli yağda, bir eli balda yaşamışlardır.
Onlar da biliyorlar, hatta iktidar sahipleri de biliyorlar ki bunların yazdıklarının ciddiye alınmayacağını. Zaten onları toplum gazeteci olarak kabul etmiyor, ciddiye almıyor. Onlar arsız, yüzsüz, utanmazlığı ele almışlar bir kere. Tehditle, şantajla hayatlarını sürdürüp gidiyorlar.
Bunlar da kalemini satan gazeteciler olarak tarihe geçtiler, geçecekler tabiî.
***
Ege'nin bu kıyı kasabasında, onların anlattığına göre turizm sezonu bitmiş. Buraların daimi konaklayanları dışında herkes geldiği yere geri dönmüş.
İnsanlar işyerlerini tek tek kapatıyorlar, çoğu kepenkler inmiş bile…
Kapatmaya hazırlanan bir esnafla koyu sohbete dalıyoruz. Esnafın adı İsmail. Beni bırakmıyor. Çay-kahve. Sözü getiriyor Ak Parti'nin başa-rılarına… Başlıyor anlatmaya… Adam heyecanlı mı heyecanlı.
Kirli sakallı esnaf bakın neler anlatıyor:
“Ağabey ben 51 yaşındayım. Altı ay bu kıyı kasabasında beş çocuğumla esnaflık yapıyorum. İzmir Torbalı'da oturuyorum. Aslen Urfa'nın Viranşehir'in büyük bir köyündenim. Ailem orada kalıyor. Biz Kürdüz, ama Müslümanız. Bu devlete, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne, bu Bayrağa, bu askere sonuna kadar bağlıyız. Tek devlet, tek dil, tek millet ilkesini sonuna kadar savunuyoruz. 30 yıldır bölücü PKK ve onların arkalarındaki bölücü Kürtler faşisttir, ırkçıdır onlar. Bizim gibi binlerce Kürt insanlar vardır. Bizler BDP'ye ve onların sözde temsilcileri olan bölücü ve faşist Kürtlerle bir araya gelemeyiz. 12 Haziran seçimlerinde bizim Viranşehir'in en büyük köylerinden biri olan köyümüzde BDP'ye 2 oy çıkmış. Bütün köy bu 2 oyun peşinde. Kim verdi, niye verdi diye. Bütün köylü bu 2 oyu kimin verdiğini araştırıyor. Bizim köyümüzde BDP'ye oy veremezler, BDP'ye oy çıkmaz. Biz bu hükümetten memnunuz. Köyümüzün elektriğini, suyunu, asfalt yolunu, sağlık ocağını, her şeyini onlar getirdi. Biz bütün bu hizmetleri inkâr edemeyiz. Bölücü Kürtlerin yanında olamayız. Onlar ırkçıdır, faşisttir. Biz Ak Parti hükümetini ve Başbakan Tayyip Erdoğan'ı seviyoruz. Söyler misin gazeteci ağabeyciğim 80 milyonluk Türkiye'yi kendi köyünde bile oy alamayan, hepsi BDP'ye oy veren Kılıçdaroğlu mu idare edecek? Şu Bahçeli'nin ufkuyla mı 80 milyonluk Türkiye yönetilecek? Türkiye'yi ne Kılıçdaroğlu, ne de Bahçeli idare edebilir. Tayyip Bey Dünya lideri olmuş. 80 milyonluk Türkiye'nin önünü açmış. Şu otoyolları, şu hastaneleri bir görün, hizmet nasıl yapılırmış anlayın...”
Yine burada karşılaştığım emekli öğretmen Mustafa Bey ülkenin içine düştüğü durumdan doğrusu çok rahatsız olduğunu, eski bir eğitimci olarak Türkiye'nin geleceğini iyi görmediğini farklı fikirleriyle anlattı da anlattı.
Aklıma yazar ve şâir Cemal Süreyya'nın şu dizeleri geldi deniz kıyısında:
“Eylül'dü.
Dalından kopan yaprakların
Sararan yanlarına yazdım adını
Sahte bir gülüşten ibarettin oysa
Ve hiç bilmedin ellerimin soğuğunu.
Eylül’dü.
Di'li geçmiş bir zamandı yaşadığımız
Adımlarımızın kısalığı bundandı.
Bundandı gözlerimin durgunluğu
Sarı sıcak cümlelerde sözün kadar yalan
Ellerin kadar ıssız,
Sen kadar zamansız molalar veriyordum
Ve çocuksu bir bencillikti hüznümüz
Eylül'dü.
İzlerini çizdiği zaman ansızın gidişin,
Şimdi yoktu bir anlamı suskunluğun.
Çırılçıplak kala kaldım sessizliğin orta yerinde.
Sonra sesime yankı vermeyen
Uçurumlar kıyısında yürüdüm bir zaman
En çok sesini aradım.
Gözlerinse asılı bıraktığın yerdeydiler hâlâ.
Gözlerini sildi zaman…
Dedim ya… Eylül'dü…
Savruluşu bundandı kimsesizliğimizin”
Bundan dolayı olsa gerek Eylül'ün soğukluğu, sevim-sizliği bana bunları hatırlattı.
Ve bir soğuk Eylül'ü Ege'nin bir kıyı kasabasında böyle uğurluyorum.