Alın terine saygısı kalmamış bir toplumun kokuşmuşluğunu tarifte zorlanıyorum.
Eskiden sinema, tiyatro gişelerinin bir kenarına iliştirilmiş ilanı biz yaştakiler hatırlar;
“Askere beş kuruş, başıbozuk yirmi kuruş…”
Askerin ne olduğu konusunda fikri berrak olan bu toplumun, “başıbozuk”lar konusunda kafası oldukça karışıktır.
Türk Dil Kurumu sözlüğünde; “düzensiz topluluk” ilk anlam olarak not edilmiş. Bu açıdan bakınca; asker, düzenli topluluk olarak görülürken, asker dışındakileri tanımlamak için “başıbozuk” tercih edilmiş bir dönem.
Bir diğer anlamı da, “askerlerin arasına katılmış sivil savaşçı” olarak belirtilmiş. Bu da ilk anlamını tamamlar nitelikte. Bu sözcüğün “karışık” anlamı da var. “Kaçak içilen tütün”, “kötü kimse”, “dirliksiz”, “serseri”, “külhanbey”, “dul kadın veya erkek” anlamları da değişik yörelerde kullanılmakta…
Aslında, yıllarca “asker” bir millet olmak ile övündükten sonra, son yıllardaki “toplum mühendisliği”nin oluşturduğu yeni “kafa yapısı”yla, milleti aşağılamanın günümüzdeki sürümü “asker karşıtlığı” olarak tecelli etti.
Ben bu sözcüğü, “düzensiz topluluk” anlamında, yani eski sinema ilanlarındaki anlamıyla “asker olmayanlar” manasında kullanacağım. Kısaca “sivil” karşılığı olarak…
Alın terine, akıl ürününe saygısını tüketmiş bir toplumda, yaşanmakta olan anlamsızlıkları, belki bu açıdan bakarak, anlamlandırabiliriz…
Kimse “başıbozuk”lara güvenmez. Ama en güvenilir olarak, bugün bile “asker”in başı çekmesi yadırganmaz.
“Asker”lerin vukuatlarını o kadar çok konuşuyoruz ki, bir çırpıda sayabiliriz; 1960, 1972, 1980, 28 Şubat, 27 Nisan… 31 Mart Vak’asından İttihat Terakki’ye, Balkanlardaki çetelerden Hürriyet İtilaf Fırkasına, bir çok eski örnek de akla gelebilir.
Geçenlerde, bir devlet büyüğünün damadına çektiği kıyak ile ünlenmiş bir gazetesinin yöneticisi, iktidarperest bir yazarın ifadesiyle; “Türkiye, askerlerin itaatsizliğiyle yıllardır karşı karşıya, sivil itaatsizlik yeni gündeme geliyor…”
“Hadi canım sende” demeden edemiyor insan.
Hangi birini yazacağımı şaşırıyorum.
Kırşehir’in ilçe yapılarak, Nevşehir’e bağlanması bir iktidarın demokrasi karşıtlığı ve “sivil itaatsizliği” değil miydi?
Yasama organında, “yargı organı” yetkisiyle tahkikat komisyonu kurulması da, bence, tüm medeni dünyaya meydan okuyan bir “sivil itaatsizlik” idi, kanısındayım.
Örneğin, Başbakan Adnan Menderes’in oluru ile Türkiye’ye yerleştirilmiş nükleer başlıklı Jüpiter füzelerinin varlığından, ABD ile SSCB bir nükleer savaşın eşiğine geldiğinde, milletin (o da bir kısmının) haberi olmuştu. Bu konuyu, bugün bile kavrayamamış eğitimli(?) insanlara rastlamak, kaçınılmaz bir yazgı bizler için.
Soyumuzu kurutacak bir nükleer savaş, şansımızdan, çıkmadı ama, ülkemiz Adnan Menderes sonrasında, ABD ve SSCB’nin mücadele alanı haline geldi. O günkü tanımıyla “sağ-sol” kavgalarının arkasında bu iki nükleer gücün “soğuk savaşı”, onun da arkasında muhafazakâr sağ hükümetlerinin, millete “sivil ihaneti ve itaatsizliği” vardı. İnsanlar öldü, ocaklar söndü.
Bunlar çok eski bir örnek diyorsanız, yakın bir örnek, Prof. Ergun Özbudun ve ekibinin hazırladığı “sivil Anayasa”mızın, milletin temsil edildiği TBMM yerine, ABD makamlarına sunulması, tipik bir sivil itaatsizlik.
Oyu milletten, icazeti Birleşik Devletlerden istemek…
Bu millete “nükleer bir güzellik” yapmaya çalışırken, dün olduğu gibi bugün de millet iradesinin ne olduğunu kimse merak etmiyor, nedense? Ama sonuçta, yine bir şekilde, insanlar ölecek, ocaklar sönecek…
Konumuza tekrar dönecek olursak; “sivil itaatsizlik, bir başıbozukluk girişimidir” demeye getiren “duayen” köşe yazarına bu anlamda katılmamak olanaksız.
Ama, “toplu çekilen kopya”lardan, “organize kopya işleri”ne kadar, devlet parasıyla, aracıyla, olanaklarıyla pikniklere, pazar alışverişlerine gitmekten, hacca, umreye, kutsal topraklara gitmeye kadar bir çok sivil itaatsizliği de sayalım lütfen.
Bazı davalarla ilgili çok gizli bilgilerin haber yapılması sorumlu gazetecilik sayılırken, bazı davalara ilişkin birkaç satırlık haberlerden dolayı “soruşturmanın gizliliği”ne uyulmadığı savıyla gazetecilerin yargılamalarında da, en azından hukuka ve temel hak ve hürriyetlere karşı “sivil itaatsizlik” olduğunu görebilelim.
Devlet memurları, milletvekilleri ve emeklilerin maaşlarını milletin araçlarının benzin depolarından, çiftçinin mazotundan, fukaranın yiyeceğine ve giyeceğine yüklenmiş “kadeve”den, “öteve”den çıkarırken, iktidara sırtını dayamış sanayicilerin, iş adamlarının, zenginlerin vergi rekortmenleri listesine girmemelerini de sivil itaatsizlik örnekleri arasına ekleyelim.
Ama özellikle sınav sorularının çalınması söylentisi ile kafaları karışan öğrencilerin ve yakınlarının durumlarını önemseyelim. Güven bir kez kaybedildikten sonra kolay, kolay yeniden kazanılamaz. Bundan sonra işleri daha da zor…
1973 yılında üniversite sınav soruları çalınmıştı. Bizim kuşak bu darbeyi yemişti.
Bu “sivil vukuat” beni “başıbozuk” olmaktan kurtardı(?), “asker” yaptı.
Liseden bir arkadaşım yıllar sonra; “ben askerin özellikle emeklisini severim” diye yazmıştı. Sanki “asker” olmak suçmuş, ayıpmış ve hatta elimizde imiş gibi…
1973 yılında çalınmış sınav soruları nedeniyle “asker” olmak bahtiyarlığına eriştim. Millete ve memlekete onurla hizmet ettikten sonra, üç yıldır, “başıbozuk” saflarına katılmış, “sivil” birisi olarak, “asker” olsun ya da “başıbozuk” olsun, herhangi bir mesleğe karşı ön yargım yok.
Ancak, kim hangi işi yaparsa yapsın, hak yiyenlerin, hakkı olmayanı talep edenlerin, hukuk çiğneyenlere karşı ön yargılıyım.
Bunun yanında milleti, millet iradesini hiçe sayanların, milleti yoklukla, yoksullukla terbiye edenlerin, uçuk kaçık işlerin peşinde koşanların, Allah’ı, dini, imanı çıkarları için kullananların, usulsüzlüğe, yolsuzluğa, yoksulluğa alıştıranların, bunlara göz yumanların, kefil olanların, bunlardan tatmin olanların karşısındayım. Bu “başıbozuk”lukların yok olduğu bir dünyayı daha çok seveceğimi düşünüyorum.
Bu “başıbozuk”luklara karşı çıkma erdemini gösterenleri, asker veya sivil, arkadaşım veya değil, tanıdığım, hatta tanımadığım, emekli, ya da görevde demeksizin, sağcı-solcu, renkli-renksiz olup olmadığına bakmaksızın tüm insanları yaşadığım sürece, seveceğim, sayacağım…
Hem vallahi, hem de billahi!