İshak Paşa Sarayı, Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinin, Ağrı Dağı’nı görmeyen bir tepesinde inşa edilmiş tarihî bir yapı. İlk defa 1989 yılında gördüğüm bu tarih ve kültür varlığını, yıllar sonra tekrar görme imkân buldum. Yapı restore edilmiş, güçlendirilmişti. Ancak bu yapıyı gezdikten sonra, diğer bir çok tarihî varlığa karşı işlenen cinayetin burada da olduğunu fark etmemek olanaksızdı.
Birileri yapının yıkılmasını önlemek için yapılanlar dışında faydalı ve aslına uygun hiçbir şey yapmadan milyonları götürmüştü. İki yüzyıl önce dantel gibi işlenmiş taş oymalarının yanına acemi bir ustanın gelişigüzel yerleştirdiği taş parçaları çürük dişler gibi duruyorlardı. Taşların cinsleri birbirine uymuyordu. Onarım için kullanılan beton ve demir parçaları katliamın acımasızlığını yansıtmakta idi.
Konuyu ilgililere ilettim. İl Kültür Müdürü, koltuğunun altında birkaç kalın dosya ile geldi. Anlattı. Anlattıklarını sabırla dinledim. Sordum;
- “Arkadaşım, anladığım şekliyle, siz tüm bu işleri dokuz ay içinde tamamladınız, doğru mu?”
- “Evet efendim…” dedi çoşkuyla genç adam…
- “Pekiyi arkadaşım, iyi hoş da, onardığınızı, kurtardığınızı söylediğiniz bu saray kaç yılda yapılmış, biliyor musunuz?”
- “…”
İshak Paşa Sarayı’nı gezdiren her mihmandarın ilk anlattığı şey Saray’ın çeşmelerinin birinden su, birinden süt olduğu ise de, ikincisi bu Saray’ın 99 yılda yapıldığıdır.
- “Yahu sen şimdi, aslı 99 yılda yapılmış bir sarayın restorasyonunun, inşaat sezonunun üç ay ile sınırlı olduğu Ağrı’da ve taş işçiliğinin olmadığı bir ülkede dokuz ayda yapıldığını ve bunun da iyi bir iş olduğuna inanmamı istiyorsun.”
Yapılan yalap şalap bir işti.
Bir düşünür “medeniyet, hasılası uzun zamanda alınacak işlerle uğraşmaktır” demiş, zamanında. Biz yalap şalap yaptığımız, birkaç günde tamamladığımız mucizevî işlere bakıyoruz, böbürleniyoruz. Onun için ömrümüz, eksik, gedik, düşüncesizce yapılmış işleri tamamlamaya çalışmakla geçiyor.
Örnek mi istiyorsunuz, yüzlerce örnek var. Meclis nelerle uğraşıyor bir bakın. Dün çıkardığı yasayı bugün düzeltmeye uğraşıyor. Yarın da bugün düzelttiği yasayı, yeniden düzenlemeye başlayacak. “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” misali.
Dolayısıyla yalap şalap yapılan işler hem zaman, hem kaynak israfı. Ama kimin umurunda? Ne diyelim “ucuz etin yahnisi” kimseyi iyi ahçı yapmaz…
Demokratikleşme paketi diye alelacele, yalap şalap hazırlanıp referanduma sunulan değişikliklerin bir kıymet-i harbiyesi olmadığı artık ayan, beyan ortaya çıkıyor. Bu değişikliklerin, mimarlarının çarpık zihniyet kalıplarındaki ortaçağ hayallerine uymadığı anlaşılıyor. Anlamadan dinlemeden, fanatik bir taraftar yaklaşımıyla, mal bulmuş “mağrıbi” gibi bu paketin üzerine atlayanlardan bir kısmının yeni uyanmakta olduğu görülüyor. Hele bir kısmının “iş ortakları” ile mahkemelik olduğu da düşünülürse…
Anayasamızda on sekiz değişiklik yapılmış, ama hâlâ istediğimiz(?) gibi değil. Şimdi oturup bir anayasa yapacağız, hem sivil olacak, hem inançlı, hem de herkesi kapsayacak...
Uzlaşmayı; “rakiplerini yok etmek” olarak algılayan bir siyasî yapı ile birlikte “omlet” bile yapılamaz ama hep birlikte bakacağız, nasıl yapılacak diye. Gerçi bir anayasa taslağı hazırlandı, götürüldü, millet iradesinin tecelli ettiği yere(?), Amerika Birleşik Devletlerinde birilerine teslim edildi. Ancak, mevcut güçler dengesinde, bu değişikliğin, Kurtuluş Savaşımızın kalbi, millet iradesinin gerçek adresi TBMM’ye teslimi bir türlü gerçekleşemedi. “Bir dakikalık” kahramanlar okyanus ötesinden gelecek talimatı bekliyorlar iki senedir...
Yürütmenin, Yasamayı kullanarak Yargıyı ele geçirme operasyonları bittikten, Yüce Divan tehlikesi bertaraf edildikten sonra, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesini çöpe atacak bir anayasa yapma girişimi kapıda imiş gibi gözüküyor. Yanılmış olmayı umarım. Hele yanı başımızda, Büyük Ortadoğu Projesi’nin yangın yerine çevirdiği bir coğrafya oluşmakta iken, bu girişim, bir kendini “ıskat” anlamına gelebilir.
Şimdi, bu sözleri edince, denilebilir ki;
- “Kardeşim, siz hep olumsuz düşünüyorsunuz. Bir de bardağın dolu tarafına baksanız ya!”
Bakalım da, biz yine de olaylara önyargısız bir biçimde, mantıkla ve rasyonalist bakmaya çalışıyoruz.
Biz bardağın içini değil, bardağı görmeye çalışıyoruz.
İşin felsefî yanı bir yana, asıl zorluk, olanı biteni anlatmakta. Biz ne kadar yazdıysak, çizdiysek de, ilk emri “Oku!” olan bir dinin mensuplarının, her şeyi okuyarak öğrenmekten ziyade, kerameti kendinden menkul hacıya, hocaya, olmadı politikacıya, daha olmadı konuya komşuya sorarak öğrenmelerini bile düzeltebilmiş değiliz.
Göz olanı, beyin olacağı görür. Akılla olaylara bakın, siz de olanı biteni görürsünüz, diyoruz. Hata mı ediyoruz? “Akıl bize gerekmez, bilim bize gerekmez, din bize yeter” deme fırsatçılığını ve kolaycılığını tercih etmediğimiz için bize kızmayın. Sütümüz buna müsait değil, kuldan utanıyor, Allah’tan korkuyoruz.
Belki bir fıkra meramımı anlatmama yardım eder;
Doksan yaşında bir adam doktora gider ve “Doktor,” der, “On sekiz yaşındaki karım hamile!”
Doktor; “Oturun beyefendi, size bir öykü anlatayım,” der. “Adamın birisi ava gitmiş, ama yanına tüfeğini alacağına dalgınlıkla şemsiyesini almış. Birden ayı saldırınca, adam can havliyle şemsiyesini doğrultmuş, ateş etmiş ve ayıyı vuruvermiş…”
“Ama imkansız bu, doktor bey!” der yaşlı adam. “Mutlaka bir başkası vurmuştur.”
Doktor gülümser; “Ben de tam onu diyordum beyefendi…”
Bu doktor kadar akıllı ve cin fikirli davranamıyoruz, doğruyu muhataplarımıza söyletemiyoruz. Dosdoğru yazmaya, söylemeye kalktığımızda da kötü oluyoruz.
Yalap şalap yapılan işlerin kimseye hayrı olmayacağını daha nasıl anlatalım, bilemiyorum ki?
İshak Paşa da oturmayacağı bir Saray için doksan dokuz yıl niye uğraştı birader, yalap şalap dokuz ayda bitirirdi?
- “Olur mu, öğünülecek bir değer değil, döğünülecek bir enkaz yaratırdı…” diyorsanız, ben de tam onu diyordum…