Kaddafi, son konuşmasında “Tanrı’ya, Peygamber’e inanç” kavramları ile Libya halkını yatıştırmaya çalışıyor. “Alkol”ün etkisini, İngiltere’de kraliçenin 57 yıldır iktidarda olduğunu, Libya’yı halkın yönetmekte olduğunu ileri sürüyor. Ama, nedense “kader” demek aklına gelmiyor.
“Büyüklere masallar” şeklinde adlandırılabilecek konuşmanın, bizim de içinde bulunduğumuz Orta Doğu coğrafyası için yadırganacak bir yönü yok.
Alaaddin’in Sihirli Lambası’ndan çıkacak cini beklerken, sandıktan çıkmış cinler “dile benden, ne dilersen” dediler. Olmayan milletlere, olmayan ülkeler bağışlanarak bugünkü Orta Doğu yönetim düzeni yaratıldı.
Kurtuluş mücadelesi vermiş birkaç ülke hariç, adında cumhuriyet kelimesi bulunsa da, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olduğu iddiasında olan, ancak gücünü, halkından değil gelişmiş ülkelere sağladığı tavizlerden alan kişiler veya aileler tarafından yönetilmeye başlandı.
Ne olduysa, iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesi, tek kutuplu dünya düzenine dönüşmesi ile oldu. Dünyanın en güçlü ve etkin ülkesi, önündeki engel kırıntılarını kaldırmak için “küreselleşme” oyununu başlattı.
Küreselleşen dünyada, şirketlerinin ve ticaret serbestliklerinin önünde bir engel bulunmamalıydı. En yaygın değişim aracı olan parası ile özellikle enerji ve hammadde kaynaklarının mülkiyetini ele geçirmesi, yani doğrudan kontrolü için uygun şartlar sağlanmalıydı. Planladıklarının önünde ayak süreyen, işi yokuşa koşan, pek imkanları olmasa da direnen kişi, kurum, millet ve devletleri diğer yetenekleriyle yola getirebilecek yeteneklerini kullanmalıydı.
Para ile, diplomasi ile, ambargo ile, beşinci kol faaliyetleri ile yola gelmeyenleri, elbette tonlarca bomba ile yola getirmek hakkını (?) da unutmamak gerekirdi. Yaratan olarak, yarattıkları kukla yönetimleri yıkıp, yerine daha işine gelecek yeni yönetimler oluşturmak elbette yaratanın hakkı olmalıydı. “Egemen” yarattıklarına hesap mı verecekti? Hâşâ…
Bir ABD Başkanı, danışmanına “devlet kurma” konusunu inceletme ihtiyacını duymasından hemen sonra, Afganistan ve Irak’a müdahale ve bu devletlerin “yeniden inşa edilmesi” operasyonu bana hep “manidar” gelmiştir.
Biraz okuyan herkesin görebileceği gibi, “dünya güç savaşı”nda, bir kesim ülke enerji ve hammadde kaynaklarını kontrol ederek dünya hakimiyetini sürdürmeyi becerebilmektedir. Bu kaos ve çatışma ortamının akla getirdiği, enerji ve hammadde kaynakları üzerinde oturan ülkelerin, neden dünyayı kontrol edemediği sorusudur. Bu sorunun cevabı çok karmaşık değildir. Bu ülkelerde “bize akıl gerekmez, ilim gerekmez, din bize yeter” diyen iktidarlar vardır.
Eskiler; “param var aklı n’ideyim, aklım var parayı n’ideyim” derler. Üzerinde “operasyon” yürütülen Libya gibi ülkelerin enerji ve hammadde fazlalıkları, yani varlıkları var, ama bunları kullanacak ve yönetecek akıllı yönetimleri olmayınca, atasözündeki durum ortaya çıkıyor. Varlığın olsa da, aklını kullanamıyorsan yokluk içinde ömür tüketirsin.
Bizim de içinde bulunduğumuz bugünkü Orta Doğu coğrafyasının hali budur. Varlık içinde yokluk.
Aslına bakarsanız, dün de, bu coğrafyaya Osmanlı hakim iken de, durum farklı değildi. Tüm bu enerji ve hammadde kaynaklarını elinde bulunduran Osmanlı, tarihin bir garip cilvesidir, bunları işleyecek, kullanacak, paraya ve güce dönüştürecek aklî ve ilmî gelişmişliğe dağıldığı güne kadar ne yazık ki ulaşamamıştı.
Bugün de Osmanlının saltanat merakını ile ilme ilgisizliğini marifet sayanlar, ülkenin varlıklarını yok pahasına pazarlar iken farklı bir durum var mıdır, yok mudur, varın siz düşünün!
Bu enerji ve hammadde varlıkları, neredeyse tüm dünyaya yetmektedir. İşin yürek acıtan tarafı, dünyaya yeten bu varlıklar, bu ülkeleri yönetenlerin nefislerini ve arzularını tatmine yetmemektedir. Bu ülkeler hem dünyanın en zengini, hem de en borçlusudur, nedense.
Bu ülkelerde tasarlanmış ve üretilmiş bir araç, gereç ve cihaz bulamazsınız. Bir tanesi hariç “ampul” bile tasarlayamamışlar, üretememişlerdir. Üreterek zenginleşmeyi neredeyse ayıp mertebesine indirmişlerdir. Tam anlamıyla tüketim toplumlarıdır. Yediklerini, içtiklerini bile üretemezler.
“Her ne arar isen, kendinde ara/ Mekke’de, Kudüs’te,Hac’da değildir…” diyen Anadolu anlayışına inat, otun bitmediği çöllerde “irşat” arayanlara, “İlim Çin’de de olsa, arayınız” diyen Peygamberimiz bile, 1400 yıldır ışık olamamıştır. Günlerce, aylarca, yıllarca “boş emel ve hayaller” peşinde tüketilen asırlar sonunda, Orta Doğu coğrafyası, “zengin ama gelişmemiş ülkeler” coğrafyası olmaktan öte gidememiştir, gidememektedir.
Küresel oyunlar ile baş edecek akıl ve bilimsel çabayı gösteremeyen bu toplumlar, tüm varlıklarına ve zenginliklerine rağmen gelişememektedirler, bu beceriyi gösterenlerin “av”ı olmaktan öte gidememektedirler.
Bugün, halkına yaptıkları gerekçe gösterilerek, çıkan veya çıkarılan bir iç kargaşa sonucu tahtı altından çekilen Kaddafi’nin karşılaştığı son, “kişi başına düşen millî gelirin 12.500 doların üzerinde olan az gelişmiş bir ülke” için sürpriz değildir. Doğanın sunduğu petrol gibi bir gelir kalemini yerinde kullanarak az gelişmişlikten kurtulamayan, çalışkan ve üretken bir millet yaratamayan, elde edilen refahı dengeli dağıtamayan, “besleme” kolaycılığında istikbal arayan insanların ülkesi daha fazlasını hak etmemektedir.
Millî gelirini üretimle artırmak, adaletle paylaşmak yerine, insanları çalışmadan kazanmaya, üretmeden tüketmeye, ödeyemeyeceği şekilde borçlanarak büyümeye heveslendiren, istatistik kurumlarının cinlikleriyle, enflasyon sepetlerini işine geldiği şekilde düzenleyen iktidarlar için de “Hamd olsun, teğet geçiyor” diyemeyeceği durumlar er ya da geç kapıyı çalacaktır.
Dünün güç yetmez liderlerinin gidişi, burnu “Kaf Dağı”ndaymış gibi dolaşan, kendilerini “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören ve “Rabbena, hep bana” diyenler için ibretlik olaylardır.