“Tufeyli” nedir diye sorarsanız, asalak, beleşçi, bedavacı demek… Çevremizde çok sık gördüğümüz, ama ne yazık ki kanıksadığımız bir kişilik durumu aynı zamanda…
Aladağlar, Tendürek Dağlarının Ağrı’ya doğru uzanımında yer alan yüksekliklerdir. Kış boyu bol kar alır, diğer mevsimlerde bol yağmur. Murat Nehri, Aladağlardan çıkar, Elazığ yakınlarında Karasu ile birleşir, Fırat Nehri olur, Basra Körfezine doğru akar gider.
Aladağlara o sene yine bol kar yağmıştı. Bahar aylarında başlayan yağmurlarla beraber, hızla eriyen karlar nedeniyle dereler alabildiğince dolmuş, gün geçmiyor ki, bir yerlerde sele kapılan olmasın.
Yine bir akşam başlayan yağmur, ona yakın insanın sele kapılmasına, birkaç köyün ciddî biçimde selden etkilenmesine neden olmuştu. Yardıma gittiğimiz köylerden birinde, enkazı kaldırıp, acil onarımları yaptıktan sonra ayrılacaktık ki, birkaç köylü, bir demlik çay ile belirdi. “Gideceğiz” dediysek de dinletemedik. “Adettir” deseler de, dillerinin altında bir şeyler olduğu belliydi.
Neyse, kadere razı geldik. İkram edilen çayları içtik.
- “Bir sorunumuz vardır, beyim”
- “Hayırdır?”
- “Hayır, hayır. Yaparsan hayra girersin.”
- “De bakalım, arkadaş…”
- “Vallahi beyim, bu köyde herkes yeşil kart almıştır, bizler alamamışız…”
- “Nasıl yani? Geçenlerde Vali Yardımcılarından birisi şikâyet ediyordu. Nufüs beş yüz bin, yeşil kartlı sayısı beş yüz elli bin diye. Kurda, kuşa bile yeşil kart vermiş Vali Bey, size niye vermemiş?”
- “Vallahi bilmiyorum bey. Muhtar, muhtaçlık belgesi vermiyor…”
- “Niye vermiyor, düşmanın mı?”
- “Yok değildir amma…”
- “Eee, neden o zaman?”
- “Vallahi beyim, işte halimizi gördün. İki göz damda on nüfus kalıyoruz. Bu derenin kenarında, aha orada, bizim yaşlı ‘karı’nın iki yüz dönümcük (?), kendisi gibi bereketsiz bir tarlası var…”
- “Dere kenarında, bereketsiz tarla! Başka?” Adamın yanındakilerden birisi söze atladı neredeyse;
- “Ağam, sen buna bakma, genç “karı”sının da en az üç yüz dönüm yoncalığı var…” Devlet, iki yıldır, dönüm başına destekleme veriyordu. Yonca ekilen tarlalar için neredeyse, diğerlerinin iki misli para veriliyordu. O dönem için dönüm başına ikiyüz elli lira kadar bir şey idi…
- “Arkadaş, iyi, güzel de, bu varlıksız (?) hanımlar senin neyine kandılar da, sana vardılar? Senin de bir şeylerin vardır…” Adam, kavruk suratını, önemli bir şey yok der gibi buruşturdu;
- “Ya beyim, bizim de vardır üç yüz, beş yüz dönüm bir şey, ama bu dağ başlarında neye yarar ki, bir kıymeti varsa, onu da sel, afet alıp götürüyor... Hem, sen de söylüyorsun, kurda kuşa bile verilmiştir yeşil kart. Bize niye verilmez? Bize niye hastanelerde bedava bakmazlar.”
Aladağlar’ın zirvelerinden kopup gelen ve güldür güldür akan suya, baharın ve sık yağan yağmurların yeşile bezediği uçsuz bucaksız doğaya, bir bozkır çocuğu olarak, bu benzeri olmayan görkemli coğrafyaya hayran, ama adamın pişkinliğine şaşkın, şaşkın bakakaldım.
- “Arkadaş, gel seninle bir anlaşma yapalım…”
- “Buyur ağam..”
- “Yeşil kart işi benim işim değil, pek bir yardımım olacağını sanmıyorum. Ancak, Hastanedekilere söyleyeceğim, sana, ailene her türlü derdinde yardımcı olsunlar…” Adamın gözleri parlamıştı…
- “Al bu da benim sağlık karnem. Gel, karşılığında şu senin ‘bereketsiz’ dediğin tarlalarından üç yüz, beş yüz dönümünü bana devret…”
- “Olur mu ağam? O tarlalar bana yılda beşyüzbin getiriyor…”
Aladağlar’ın karlı zirvelerinde bulutlar kümelenmiş, yeryüzündeki kirlenmişliği kendi yöntemleriyle temizlenmeye hazırlanıyordu. Kendi kendime söylendim;
- “Bu kadar pişkinliğe Aladağlar bile dayanamıyor, yakında tepenize taş yağarsa şaşırmam…”
Tufeyli, asalak, beleşçi, bedavacı… Ne derseniz bu adama yakışırdı, sanırım.
Ama aynı zamanda, “Avrupa Birliği’ne girelim, Avrupa’nın zenginliğinden (çalışmadan, üretmeden) faydalanalım” ya da, “Vergi vermeyeyim, ama her şeyden yararlanayayım” diyenlere de yakışırdı elbette…
Ama bu durumdakilere, vergi yüzsüzlerine, görevini kötüye kullananlara, yüzsüzlere, arsızlara seçim sath-ı mailinde koltuk verenlerin nasıl adlandırılması gerektiği de ayrı bir konu. Yeşil kart üzerinden götürülen tüyü bitmedik yetimin hakkına hiç girmeyelim isterseniz.
Hollandalıların Okyanus karşısındaki başarısı, bizim Aladağlar karşısındaki çaresizliğimiz nasıl açıklanabilir? Bedavacılık, beleşçilik ile “asalak zihniyet” ile tabiî…
Pekiyi, “tufeyli” olmak “kader” mi gerçekten?