Ara
Paylaş : Google Paylaş : Facebook Paylaş : Yahoo Paylaş : Reddit Paylaş : Digg Paylaş : Blinklist Paylaş : Del.icio.us
Padişah!
07.02.2011
Ali AKDOĞAN
aliakdogan@kirsehircigdem.com

UYGARLAŞMAK  ve demokratikleşmek için iki yüzyıldır çaba gösterenlerin hâlâ bulundukları noktayı yeterli görmedikleri bir dünyada yaşamaktayız. İnsanlık, insan hak ve özgürlüklerini ortaya koyalı üç yüzyıl geçmiştir, ancak en gelişmiş ülkelerde bile bu hak ve özgürlükler, yönetimlerin hâlâ istismarıyla karşılaşmaktadır.
Buna karşın birkaç yılda uygarlaştığını ve birkaç yasa maddesi değiştirerek demokratikleştiğini düşünenlerin insan hak ve özgürlüklerini koruyacaklarını düşünmek en hafif deyimle “saflık” olur. Her fani, sonunda kaybedeceğini bile, bile iktidarını sonsuzlaştırmak ister. Sümerlerden Mısırlılara, Romalılardan Osmanlılara, İnkalardan Azteklere dünyanın her yerinde bu gerçeğin değişmediğini tarih gösteriyor.
Mutlak egemenlerin gücün büyüsünden kurtulabildiği görülmesi istisnaî bir durumdur sanırım. Egemen sözcüğünün tanımından başlayarak vardır bu gerçeklik. Egemen, “kendisinin kimseye tâbi olmadığı, ama herkesin ona tâbi olduğu” diye tanımlanmaktadır. 
Çiçero’nun Roma Senatosunda, “Sezar” olan en sade Romalının bile iktidar sarhoşluğu ile nasıl yoldan çıktığını görüp; “iktidar, insanı manyaklaştırır” diye haykıralı iki bin yılı aşkın bir süre geçmiş.
Durkheim “cemiyet ne kadar az gelişmişse, ve merkezî iktidar ne kadar mutlak bir karakterde ise cezanın şiddeti o kadar yüksek olur” diyeli de yüz on yıl geçmiş neredeyse…
Yaşanmış bu olayların ve söylenmiş bu sözlerin hiçbirinin, örneğin İtalya’da, Almanya’da, Japonya’da demokratik yollardan gelen iktidarların mevcut anayasanın etrafına ördüğü sistematik yasalarla, mevcut Anayasa’ları işlevsiz, kendilerini denetimsiz hale getirmesini önleyemediğini yazıyor kitaplar.
Sadece kendi ülkelerine değil, tüm dünyaya çok ağır bir bedel ödetmelerinin üzerinden altmış beş yıl geçmesine karşın, dünyada mutlak egemenlerin sayısı da, mutlak egemen olmaya çalışanların sayısı da azalmamıştır.
“Cehenneme giden yollar, iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir” diye anlatılmak istenilen de bu olsa gerek. “Yaratılanı severim, Yaratan’dan ötürü” diyen Yunus’a inat, bugün nedense “Yaratan’ı severim, yaratılanı döverim” diyenler nedense daha revaçtadır.
Yetki kullananların bir kısmı, bir yerden bir “garanti” almışçasına, bir “Hesap Günü” hiç yaşamayacakları vurdumduymazlığı ve acımasızlığı ile hareket ediyorlar neredeyse…
Tekrar Durkheim’in vurguladığı gerçeğe dönersek, karşılaşacağımız “ceza”nın ağırlığı (muamelelerin kötülüğü) iki etken ile şekillenmektedir.
İlki “toplumun gelişmişliği” ile ilgilidir. Toplumun gelişmişliğine de iki faktör yön vermektedir. “Bir toplum tipinin, diğerinden daha mı az, daha mı çok gelişmiş bulunduğunu tayin etmek nispeten kolaydır. Yapılacak şey, bu cemiyetlerden hangisinin diğerinden daha fazla veya daha az birleşik (mürekkep, kompoze) bulunduğuna bakmak ve eğer bu bakımdan (birleşiklik bakımından) aynı derecede iseler, hangisinin diğerinden daha fazla örgütlenmiş (organize) olduğunu aramaktır.”
Dünya üzerinde, tarihî olayların yarattığı bir gerçeklik olarak her toplum, bir diğerinden daha az bir karmaşık yapı içermemektedir. Bu anlamda, bugün için birleşik, yeknesak, homojen olmak gibi bir kriteri bir kenara koyabiliriz. Burada aslî belirleyicinin toplumların örgütlülüğünde olduğu yadsınamaz. İçinde bulunduğumuz coğrafyada toplumların karmaşıklığı kadar, örgütsüzlüğü de az gelişmişliklerini yaratmaktadır.
Toplumların karşılaşacağı cezaların, muamelelerin ikinci etkeni; “iktidar olanların mutlaklık” özelliğidir. Durkheim’e göre “mutlak dediğimiz hükümet iktidarı, toplumdaki diğer sosyal fonksiyonlarda, kendisini etkili bir şekilde dengeleyecek veya sınırlandıracak güçte hiçbir şeye rastlamamış iktidardır.”
Mutlak iktidarın egemenlik kaynağı çeşitli olabilmektedir. Ancak uygulamalarının yönü benzer, hatta bir olmaktadır. Kimi iktidarlar güçlerini soy bağından almakta, kimileri maddî güçleriyle hükmetmekte, kimileri ise tanrısal güçlere dayanmakta, dini kullanmaktadır.
İnsanlık tarihi aslında, “kulun insanlaşması” tarihidir. İnsanı tekrar kullaştırmaya çalışmanın, tarihin gelişimini tersine çevirmek olacağı açıktır. Buna “gericilik, mürtecilik, çağdışılık” gibi değişik yakıştırmalar yapılabilir. Ama, bu sıfatların, şartlandırılmış beyinlerin oluşturduğu, örgütlü olmayan toplumlar için bir anlam ifade etmediği de söylenebilir. Sonuçta bireyin saygınlığına, özgürlüğüne ve hakkına hizmet etmeyen tüm düzenlemelerin ve uygulamaların karşısına tarih dikilecek, hesabı tarih herkesin önüne koyacaktır.
Hitler’i, Mussolini’yi tarihin ve insanlığın nefretle hatırlıyor olması böyle bir olgudur.
Geçen yüzyılın ilk yarısında yaşananlar ile ikinci yarısında yaşananları üst üste koyup bunların toplamından bir sonuç çıkarmak gerekirse, denilebilir ki; gelişmemiş bir toplum içinde, bir mutlak egemenin sopası altında yaşamayı heves edenlerin, öncelikle kendilerine iyilik ettiği söylenemez.
İki dünya savaşının insanlığa öğrettiklerinin içinde, belki de en başta geleni; kişi hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması, yasamanın ve yargının yürütmeyi denetleyebildiği, yönetenlerin her seviyede hesap verebildiği demokratik alışkanlıkların yerleştirilmesi olsa gerek.
Bugün, sıradan bir belediyede, belediye başkanından hesap soramayan belediye meclisinin varlığı bile demokrasiye ve millete yükten başka bir şey değildir. Ülke ölçeğinde, hükümeti denetleyemeyen parlamentoların varlığı, meclis yerine mahkemede hesap sorulması ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır. Sonuçta da çağdaş bir toplum içinde olmayacak bir şekilde, denetlenemeyen ve hesap sorulamayan siyasî yapılar ortaya çıkmaktadır.
Hesap vermeyen iktidarlar, mutlak egemenlerdir. Kimseye tâbi değillerdir, kimseye de hesap vermezler. Demokrasilerde mutlak egemenler yoktur, mutlak egemenlerin olduğu yönetimler demokrasi değildir. Yetmiş milyonu bu demokrasidir diye kandırabilirsiniz, herkesin peşine bir zaptiye takarak tüm milleti sindirebilirsiniz, ama yedi milyarlık dünya size bir yerleriyle güler…
Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde ülkemizdeki son mutlak egemen(padişah Vahidettin) İngiliz zırhlısıyla ve bu ülkenin tüyü bitmedik yetimlerinden çalınmış altınlarıyla, dünyadaki (son örnek Tunus’taki) diğer benzerleri gibi kaçmak zorunda kalmıştı.
Hevesi bu olanlara ve cuntacı generallerin bile akıl edemedikleri kontrol yöntemleri ve araçları yaratmanın peşinde olanlara duyurulur…

» Yorumlar Tüm Yorumlar
» krali bile var ama ! N.kilic - 08.02.2011 13:52:17
Isveci ve Danimarkayi duydunuz mu bilmem halklari % 92 organize olmus kisi basina milli geliri 35 bin dolar. Kulluktan kurtulup bireysellesmis tikir tikir isleyen bir demokrasi. Hani su basbakanlarindan "bir tv kanalini ve bir gazeteyi kapatmasini istedigimiz. "bizdeki gibi kolay sanip" önce cok kizip olmaz deyip sonra nato Genelsekreterligini onayladigimiz ülkeler...

» Diğer Yazıları
Güncel Anket bulunamadı.
DÖVİZ KURLARI
Flash Player Yüklü Değil !
Kırşehir Çiğdem Gazetesi
ARŞİV | KÜNYE | RSS
© Haber ve ilgili materyaller izinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz 2007 - 2012 Tüm hakları saklıdır. 
habersitesial.com,haber sistemi,haber sitesi, haber sitesi al, sitekur,habesitesial, habersistemi,haber sitesi tasarımı,haber sitesi kurmak,haber sitesi template,profesyonel haber sitesi, haber siteleri, habersitesi, haber sitesi kur, haber scripti,haber sitesi yazılımı