Ara
Paylaş : Google Paylaş : Facebook Paylaş : Yahoo Paylaş : Reddit Paylaş : Digg Paylaş : Blinklist Paylaş : Del.icio.us
Müneccim olmak
27.01.2011
Ali AKDOĞAN
aliakdogan@kirsehircigdem.com

“GÖZ olanı, beyin olacağı görür…”
Müneccim olmaya gerek yok. Beyniniz var ise olanı biteni görmekte bir sorununuz yoktur, demektir. Ulusal Marşımızın sözlerinin yazarının, Mehmet Akif'in; “Hiç ibret alınsaydı, tekerrür eder miydi, tarih?” diye soralı neredeyse yüzyılı geçirdik. Neye bakıp, ne ile kıyaslayıp, neden ibret alınacağını bilen beri gelsin. Bir siyasî 'ideoloji'nin, adına bu yılı adadığı 2011'de de, Mehmet Akif'in neden tarihten ibret alınmasını istediğini düşünmekte yarar var.
IV. Murad ile ilgili tarih kitaplarında yazanlara bakarsanız, yasakları ile ünlü bir padişahtır. İşte, IV’ncü Murad dönemine ilişkin bir tarihî olay, “Bu Mülkün Sultanları-Necdet Sakaoğlu” sayfa 244-245'te yer aldığı şekilde;
“…İstanbul'un en güzel semtleri mahvoldu. 30 saat süren yangın, rüzgâr kesildikten sonra söndürülebildi. Bu felâketin ardından, halk arasında türlü dedikodular yayıldı. Bunların (yangınların) kaynağı kahvehanelerdi. (Aslında İstanbul'un beşte birini yok eden Büyük Cibali Yangını, 2 Eylül 1633'te, bir kalafatçının funda yakıp gemi kalafat etmesi sırasında başlamıştı)
Padişah, fitne olasılığını önlemek için İstanbul'daki bütün kahvehanelerin kapatılıp, yıkılmasını emretti, tütünü de yasakladı. Hocalar camilerde yasağın gerekliliğini uyardıkça, halkın tütün tutkusu artmaktaydı.
İstanbul'da çıkan yangınlara çoğu kez sarhoşların neden olduğu iddiasıyla “yasağı padişahî”nin (Padişah Yasağı) kapsamı genişletildi.
Akşam, hava karardıktan sonra 'fenersiz sokağa çıkmak' yasaklandı. (“Fenersiz yakalanmak” sözünün buradan geldiğini söylemek gereksiz, sanırım…)
Bekâr odaları kapatılıp buralar debbağhane ya da  nalbant dükkânı yapıldı. Gece gündüz kentte dolaşan IV’ncü Murad, fenersiz yakaladığını, bacasından tütün kokusu yayılanları idam ettiriyordu. Halk tütün içmek şöyle dursun, ocak yakamaz, kapıdan dışarı çıkamaz oldu. Her sabah sokaklarda birer ikişer boğulmuş, ya da boynu vurulmuş cesetler görülmekteydi. Padişahın amacı, payitahtı serserilerden, işsizlerden, zorbalardan temizlemekti ama kurunun yanında yaş da yanıyordu…”
Bu satırlar sadece sınırlı bir örnek. Yüzlercesini, araştırırsanız, kütüphanelerin tozlu raflarında, tarihin derinliklerinde bulabilirsiniz. Sanıldı ki, 12 Eylül'de “muhteşem vaatlerle şişirilmiş” referandumda öngörülen değişiklikler ile, tarihin karanlıklarındaki bu tür sahneleri bir daha yaşatmaya kimse muktedir olamayacak idi.
Daha demokratik olacaktık, özgürlüklerimizin alanı genişleyecekti. Ne gezer…
İşte burada, Mehmet Akif'in “ibret alınmadığı sürece tarihin tekerrür edeceği” iddiası karşımıza dikiliyor.
Neden mi? Örnekler üst üste geliyor. Bir tane, iki tane değil, onlarca… Biz, güncel birkaçına değineceğiz.
Bağımsız ve özerk (?) bir kurul bir yönetmelik yayınlıyor; “… yönetmeliğin amacı; tütün mamulleri ve alkollü içkilerin, kamu sağlığının ve tüketici haklarının korunması ile rekabetin tesisi hususları gözetilerek tanıtımına, satışına, sunumuna ve nihaî tüketicilere güvenli bir şekilde ulaşmasına ilişkin her türlü faaliyetin…”
Amaçlanan “hizmetin tüketiciye güvenli bir şekilde ulaşması” konusunda, toplumda oluşan tereddüdü bir yana bırakıyorum. Kamu sağlığı, kamusal alan gibi muğlak bir kavram. Halk sağlığı daha anlaşılır, bir kere. Ama o konu da Sağlık Bakanlığı’nın görev alanı. İşin ilginç yanı, ne 4733 sayılı Yasa, ne de kendi kurumsal misyon ve vizyonu, bu kuruluşa “kamu sağlığı” kavramı içeren bir görev tanımlamamış.
Denebilir ki; “IV’ncü Murad'ın torunlarıyız ya; her işe maydanoz olurum ve de en kolayı 'akşam fenersiz gezeni' yakarım!” Bu, bu çağda bu mantık, ne kadar kabul edilebilir, takdirlerinize…
Bir başka bağımsız ve özerk (?) bir kurul karar alıyor; “3984 sayılı Yasanın 4. maddesinin 'yayınların toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı olmaması'na ilişkin (e) bendinin, tarihe mal olmuş bir şahsiyetin mahremiyeti konusunda gerekli hassasiyet gösterilmemek suretiyle ihlâl edilmiş olduğuna ve ilgili yayın kuruluşunun…”
Buradaki durum daha vahim.
Türklüğe hakaret suç olmaktan çıkarılmış. Kimsenin sesi çıkmamış. En sıradan televizyon programlarında bile, “Türk” her fırsatta aşağılanıyor. Tık yok!
Bazı devlet büyüklerimizin “Türk”üm demekten utandıkları, diyemedikleri mahalle kahvelerinde muhabbet konusu.
Ülkenin Genelkurmay Başkanı çırpınıyor; “TSK asimetrik bir tehdit ile karşı karşıyadır” diye. Herkes sağır sanki, işitmiyor…
İlgili bağımsız ve özerk (?) kuruluş ve 'askere şaşı bakan' ilgili bakan, bu konularda oralı bile olmuyor. Mehmetçikler, kaderine terk edilmiş, 'Örümceğin Ağında'…
Yakın tarihimize mal olmuş kahramanlara en ağır hakaretlerin, en akla gelmez aşağılamaların yapıldığı radyo, televizyon programlarında sıradan olay… Yaşadığımız ülkenin kurucularına yapılan “seviyesiz ve haksız” saldırılar…
Sessizliiiiik!
Bunca olanı biteni “millî ve manevî değerlere saldırı” kapsamında bulamayan söz konusu kuruluşlara diyecek bir şey yok. Allah selamet versin…
Bağımsız ve özerklikleri (?) nedeniyle, hukuk fakültelerinin idare hukuku derslerinde bile, bu kurulların nereye ait oldukları tartışmalı. Ortada bir yerlerde. Dersin öğretim görevlisine göre, bu tür kuruluşlar,  “kuş desen kuş değil, deve desen deve değil, devekuşu misali…”
Anlaşılması için belirtmek isterim ki; sorun olarak gördüğüm; sigara veya içki politikaları, millî ve manevî değerlere taraflı yaklaşımdan çok, her ikisinin de temelinde bulunmasından ürktüğüm “yasakçı zihniyet kalıpları”dır.
Yasakçıların, herkesi kendi kalıpları içerisinde görmeye çalışanların, uğraşanların yaptıklarında mantık aramak, günümüz insan gelişmişliğine hakaret olsa gerek. Aklıyla değil de, başkasının aklıyla hareket edenleri, dogmatik, önyargılı hareket edenleri hiçbir gelişmişlik düzeyi kabullenemez. Yani, aklı yerinde, başkalarının 'paket programlar takılı' olan şahsiyetlerin çağdaşlığı ileri sürülemez. Olanı göremediklerine verilebilecek örnekler sayısızdır.
Biranın bile tezgâh altından satıldığı “inançlı oldukları iddiasında olan insanların yaşadığı” bir çok ilde görev yaptım. Tüm toplumsal yapay baskılara ve görünürdeki duyarlılıklara verilen resme karşın, resmî istatistiklerde bu illerin içki tüketiminde ilk sıralarda yer aldığı okur-yazar herkesin malûmu olsa gerek. Bu bir “devekuşu yaklaşımı”dır. Kafayı kuma gömen devekuşu görünmediğini zanneder ya…
Millî ve manevî değer denince, insanımızın bizi millet yapan değerlerden nasıl sistematik olarak uzaklaştırıldığını izliyoruz. Sıkıştıklarında sorumluluk mevkilerindeki aynı kişilerin bu değerlerin arkasına sığınması da yadırgatıcı değil. Bu da bir başka “devekuşu”na özgü savunma refleksidir…
Ama, yirmi birinci yüzyılda, eğer ki varsa, bu tür reflekslerin ve de “yasakçı kafa”nın anlaşılmasında güçlük vardır. En basit deyimle, açıkça yadırganır, henüz korkunç olmasa da ürkütücüdür. Yasakların ve istibdadın, “yasakçı zihniyet kalıpları”nın Koca Osmanlı'yı bile ayakta tutamadığını, ibret alınmaz ise Mehmet Akif'in haklı çıkacağını anlamak için müneccim olmaya gerek yok.
Demokrasilerin, öncelikle “insan hak ve özgürlüklerini iktidarlara karşı koruyan sistemler olduğu”nun, farkına bir an evvel varmalıyız. Tarihimize ürkmeden, korkmadan, çekinmeden bakmalı, gerçekleri görmeli, kabullenmeli ve hatalarımızdan ibret almalıyız. Kafamızı devekuşu gibi kuma gömerek gerçeklerden kaçamayız, kaçmamalıyız.
Hiç değilse Mehmet Akif'e hürmeten…

» Yorumlar Tüm Yorumlar


Yorum Ekle

Yazarla, yorumunuzu paylaşın !


» Diğer Yazıları
Güncel Anket bulunamadı.
DÖVİZ KURLARI
Flash Player Yüklü Değil !
Kırşehir Çiğdem Gazetesi
ARŞİV | KÜNYE | RSS
© Haber ve ilgili materyaller izinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz 2007 - 2012 Tüm hakları saklıdır. 
habersitesial.com,haber sistemi,haber sitesi, haber sitesi al, sitekur,habesitesial, habersistemi,haber sitesi tasarımı,haber sitesi kurmak,haber sitesi template,profesyonel haber sitesi, haber siteleri, habersitesi, haber sitesi kur, haber scripti,haber sitesi yazılımı