Geçmiş yıllara oranla serin geçen Haziran ve Temmuz sonrası, Ağustosun sarı sıcağında kavrulduk. Havaların biraz serinleyeceği söylense de, Anadolu yanıyor. Dikkatsiz ya da kötü niyetli birkaç kişinin çaktığı kıvılcımla tutuşan hektarlarca ormanı binlerce insanın alın teri söndüremiyor. Yeşil dokuyu yok eden yangınlar, Anadolu’nun cılız orman dokusunu belki bir daha yeşermemecesine elimizden alıyor.
Ağaçsız, ormansız bir toprak, ciğersiz bir beden gibidir. Soluk alıp veremez, kendini yenileyemez. Rüzgarla, yağmurla daha da çoraklaşır, çölleşir. Çölleştikçe daha az yağmur alır, daha az ürün verir. İnsanoğlunun yaşamı daha da zorlaşır.
Dünya savaşlarının sadece alt yapısını değil, doğasını da perişan ettiği Avrupa ülkelerinde, 1945 yıllarından başlayarak dikilen ağaçların yarattığı ormanlar altmış yaşına ulaştı. Bir yandan alt yapısını, sanayisini geliştiren Avrupa, gelecek nesillerin sorumluluğunu da düşünerek ormanlarını, ciğerlerini yeniledi, ıslah etti, genişletti.
Dünya savaşlarının birincisinden canını ve varlığını Atatürk önderliğinde zor kurtaran ülkemiz, İkinci Dünya Savaşının yıkımından kendini kurtarmış olsa da, bir çok doğal varlık gibi, orman varlığı da bilinçsiz, bilgisiz, bazen da kötü niyetli ellerle daraltıldı, azaltıldı. Timur’un fillerini sakladığı orman dokusu, Orta Anadolu’da yok artık. Basiretsiz siyasetçilerin elinde son altmış yılda ülkemizin ne alt yapısını geliştirebildik, ne sanayileşebildik. Gelecek nesiller de neyin nesi, kendimizi bile düşünmedik, orman varlığımızı geliştiremedik.
Plansız, ya da kötü yapılmış planlı kentleşmenin sonucu betonlaştırdığımız yerleşim yerlerimiz, bu yaz sıcağında hepimizden bugüne değin yapılmış hataların bedelini az çok aldı. Ya iklimlendirme aygıtlarına ve onların harcadığı elektriğe ödediğimiz kabarık faturalarla, ya da düdüklü tencerelere dönmüş betonarme binaların bir penceresine, bir balkonuna terin suyun içinde koşturmamızı sağlayarak bu bedeli ödedik. Bir de söktüğümüz ağaçların yıllarca sağlam tuttuğu topraklarda sel ile, heyelan ile kaybettiklerimiz. Dayanılabilir gibi değil.
Bilinçsizce yapılmış tercihlerin bedeliydi ödediğimiz. Belki bizim tercihimiz değildi. Bazen bir yerel yöneticinin, bazen da ikbal ve istikbal hırsıyla hareket eden merkezi idare bürokratlarının tercihleriydi. Ama ne olursa olsun, toplum olarak çevremizde olana bitene sessiz, ilgisiz kalmanın bedeliydi bu.
Uzun Çarşıda bizlerle yaşıt ağaçları kesenleri seyretmemizin, sorumsuzluğumuzun acı reçeteleri, tuzlu faturaları yıllar geçmeden önümüze kondu. Çarşıda Ağustos sıcağında yürürken ağaç kesen ellere binlerce lanet okumanın anlamı yok. Metin Çobanoğlu’nun ağaç sevgisiyle yeşermiş Kale’yi bile kurutma sevdamız bize daha neler çektirecek bilinmez. Dört tarafı, içi dışı bağlık bahçelik Kırşehir’i kurutup, devşirme birkaç ağaç, hatta plastik hurmalı caddeler yaratmanın elbet bir bedeli olacaktı. Harmanda pisleyenin hatılda önüne gelecek şey belliydi. Bizim tercihimiz değildi, birilerinin tercihiydi. Ama bedeli hep birlikte ödedik, ödeyeceğiz.
Ağustos sıcağında mübarek Ramazan günlerini, üstüne bir de referandum çılgınlığını ilave ederek yaşamak da, elbette bu ülkenin aklı başında insanlarının seçeneği, tercihi değildi. Bu tantanada sıkışmış, son anda aklı başına gelmiş birilerinin tercihi idi. Halkın iş, aş, gelecek güvencesi, huzur, güvenlik, refah aradığı günlerde, böyle bir organizasyonla karşılaşıverdik.
Bu ülkenin talihsizliği, tercihlerindeki duygusal ve sezgisel etkenlerden kaynaklanıyor, sanırım. Aklını değil, duygularını kullanan insanların yarattığı duygusal ve sezgisel toplum dokusu, sümüklerini çeke çeke ağlayanlara bu nedenle “meftun”…
Geçen yıl, kendisine laf atılması üzerine Meclis kürsüsüne yanıt vermek için çıkan Mesut Yılmaz’ın, “Yarın adalet sizin yakanıza da yapıştığında, yaptıklarınızın hesabını bir sormaya başladığında dünyanın kaç bucak olduğunu göreceksiniz” anlamındaki sözlerini hatırlıyorum. Tek başına iktidar olmanın pervasızlığıyla, belki de o ana kadar umursamadıkları bir “hesap günü korkusu” Yüce Divan’da hesap vermiş bir eski başbakanın uyarısıyla birilerinin yüreğine saplanıverdi.
Bir kaçış planı, çıkış planı gerekliydi. 12 Eylül döneminin cuntacıları kendilerini Anayasa oylamasıyla aklamışlardı. Denenmiş, sağlam bir yöntemdi. Bunca karmaşık, çapraşık, hesabı zor verilecek haltı işleyenler de aynı yolu, denenmiş yöntemi denemekte karar kıldılar. Yalnız uygulamada bir zorluk hala karşılarında duruyor. Bu zokayı yutturmak için halk nasıl ikna edilecek?
İktidarda bulunan mevcut siyasi görüş bunu sağlamak için her yolu deniyor ve deneyecek gibi görünüyor. Bu konudaki ısrarlarını, canhıraş çabalarını, yangından mal kaçırma telaşını demokratik hakların genişletilmesi örtüsüyle gizlemeye çalışmalarının arkasındaki “hesap günü korkusu”nu anlıyoruz.
Yıllarca Erbakan’ın milletin diline pelesenk ettiği; “Hayırda hayır vardır” söylemi gerçekleşirse yandı gülüm keten helva. Umreye göndermedikleri yandaşlarından, izin vermedikleri “hayırlı Ramazanlar” mahyalarına, devlet gücüyle yapılan propaganda ve zorlamalardan teröristlerle yapılan kirli pazarlıklara kadar insanların aklında yer edecek “şeytanın aklına gelmeyecek” onlarca uygulama da cabası.
Akıllara, beyinlere vurulmuş prangaların nasıl bir “hayır” yaratacağını göreceğiz.